En Mavi Göz
Puan vermedi·224 syf.··
2024 13. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 15 Aralık 2024 19:13
*eser miktarda spoiler içerir* Öykü 1941’de, ABD İkinci Dünya Savaşına katılmadan hemen öncesini anlatan bir zamanda, siyahi bir kız çocuğunun bakışıyla anlatılıyor. Morrison, kitabın son sözünde anlatıcı olarak bir çocuğu seçmesini ‘’Yaşının küçüklüğü, cinsiyeti ve ırkı sebebiyle böylesine yıkıcı güçlere karşı koyma olasılığı en düşük kişi…’’ şeklinde açıklıyor. Buna ayrıca bir bakış açısı eklemek istiyorum. Toplumdan uzaklaştırılmış veya hiç içine alınmamış, hatta ikincil bir varlık olarak görülen marjinal karakterlerin anlatıcı veya ana kahraman olarak seçilmesinin altında, tam da bu ikincillik ve dışa atılmışlık yatar. Çocuk, Kadın, Siyahi, Mülteci, Köle, Hizmetçi, İşçi, Köylü ve ‘’standartlara’’ uymayan daha nice insan ve insan topluluğu... (Bu standartların ‘’beyaz avrupai zengin bir erkek’’ olmanın altında birleştiğini belirtip lafı çok da uzatmayacağım.) Marjinal karakterler, Morrison’un da belirttiği gibi yıkıcı güçlere karşı koyma olasılığı en düşük kişiler olduğundan, yıkıcı güçler tarafından önemsenmez ve bir tehdit unsuru olarak algılanmazlar. Çocukların küçük yumruklarını sıkıp havaya kaldırmaları o yıkıcı güçler tarafından sadece ve sadece gülünç ve belki de sevimli bir gösteri olarak algılanır. Ama marjinal karakterler bu algıyı kendi davaları uğruna kullanabilir. Mesela, Samuel Richardson’un ‘’Pamela a Virtue Rewarded’’ Romanında da ana karakter marjinal bir karakterdir. Pamela, fakir ve hizmetçi bir kadındır. Bu yüzden okuyan kimse onu tehdit olarak algılamaz. Yapabileceklerini küçük görüp, kendi aralarında gülerken, Pamela bu sayede sosyal statü basamaklarını kullanıp İngiliz toplumunda sınıf atlayarak bir ‘’leydi’’ olur. Bence Morrison’un burada başardığı şey -isteyerek veya istemeyerek- tam da bu. Claudia’nın, Pecola’nın babasının tecavüzüne uğramasının ne kadar kötü bir şey olduğunu bilemeden sadece karahindibalarla ilgilenmesi, Bay Henry’nin Frieda’yı taciz etmesi değil de annesinin ona kızmasının daha kötü bir şey olduğunu düşünmesi, yani bir yetişkinin vereceği tepkilerin tam tersini vermesi tam da bu yüzden. Okuyucu, çocuğun bu çıkarımlarını ‘’ah tatlım benim, o kadar küçüksün ki anlayamıyorsun,’’ diyip şefkatli bir bakışla karşılıyor. Claudia’nın bu saflığı bizim daha net görmemize neden oluyor halbuki. Claudia’nın anlatımını küçük görüp ona şefkat gösterdikçe, onun anlattıklarının aslında ne kadar çirkin şeyler olduğunu ona bağırmak, anlatmak istedikçe, Claudia bizi tam da istediği kıvama getiriyor: Tepkili. Kitapta benden tepki çekmeyi başaran birkaç başlık oldu. Birincisi, ‘’Bir insanın bok gibi bir çocukluk geçirmesi veya travmaları onun bok gibi bir insan oluşunu meşrulaştırır mı?’’ Diye sordum kendime bir çok kez. Özellikle Cholly ve Pauline’in hikayelerini okurken. Pauline’in sürekli maruz kaldığı ‘’beyaz güzellik’’ standartlarının onun ve kadınlığı üzerinde bıraktığı travma, kendi hayatı ile hizmet ettiği beyaz evler arasındaki uçurum ve o beyaz kadınların onu asla anlayamayacak olmasının verdiği ayrışma. Pauline hakkında daha değinilecek çok fazla nokta var ama çok uzatmış olurum bu yüzden sadece bence en önemlisine parmak basacağım: Travmasını kızına aktarması. Pauline bu ‘’güzellik’’ standartlarından o kadar yara almış ki, bu kendi kızını dahi sevmesini engellemiş. Onun için Pecola, çok çirkin bir yaratık. Cholly, yani Pecola’nın babası öksüz ve yetim büyümüş, genç yaşında da ona bakan büyük teyzesini kaybedip hayata atılmış. Ergenliğinde genç bir kızla (Darlene) cinsel bir ilişki yaşarken bir kaç beyaz avcı tarafından izleniyor, alay konusu oluyor, sözlü tacize uğruyor. O anda Cholly, beyaz adamlara karşı olan nefretini Darlene’e yönlendirmekte buluyor çareyi. ‘’İçindeki nefreti avcılara yöneltmek bir an olsun aklından geçmedi. Böyle bir his onun sonu olurdu. İriyarı, beyaz, silahlı adamlardı onlar. O ise küçük, siyah ve acizdi.’’ Kızı Pecola’da gördüğü kendi ‘’şefkat’’ isteyen çocukluğu muydu, ya da birisini o ‘’beyaz avcılara’’ karşı koruma içgüdüsü müydü bilmiyorum, henüz çözümleyemedim. Ama dikkatimi çeken o sahne anlatılırken ‘’şefkat’’ kelimesinin çokça tekrarlanışıydı. Cholly’nin yaşadıkları, kızına tecavüz etmesini kendi kafasında ‘’bir şefkat hareketi’’ olarak mı adlandırmıştı? Ve yaşadıklarımız, bize bu “şefkati” göstermeye ve başkalarını da “çirkin” olarak tanımlamaya izin verir miydi? Ayrıca, bu konuyu tamamen yirmi birinci yüzyıldan olan, psikoterapilere, doktorlara, uzmanlara, kişisel gelişim kitaplarına, ilaçlara erişimi olan biri olarak yazdığımın farkındayım. Belki de bir yanım Pauline ve Cholly’e insan kalabilecekleri bir yerden bakmak istiyor çünkü o zamanlar bırakın siyah ırkı, beyaz ırkın dahi yaptıklarının çocukluklarında duydukları bir sözcükten kaynaklanabileceğinden haberi yoktu. Kısaca travmaların ne olduğunu ve ne sonuçları olduğu bilinmiyordu. Çünkü büyük ihtimalle Pauline kızının çirkinliğinin kafasına çiviyle çakılmış o beyaz aktrislerin ‘’güzelliğinden’’ kaynaklandığını hiç bir zaman düşünemedi. Ama yine de bunu düşünmekten kendimi alıkoyamadım. İkinci olarak da, küçük bir kız çocuğunun içinde kendisinin dahi büyüklüğünü tamamen algılayamadığı nefret duygusuydu. Bu nefret duygusu, beyaz tenli, sarı saçlı, mavi gözlü olan her şeye yöneltilmişti. Öyle ki Claudia, ona hediye edilen bebekten dahi nefret ediyordu. Çünkü o mavi gözlerin beraberinde bir otorite getirdiği bir çocuğun beynine dahi kazınmıştı. ‘’Tek bir arzum vardı: Onu parçalarına ayırmak. Neden yapıldığını görmek istedim, kıymetli yanını keşfetmek, belli ki yalnız benim görmediğim bir güzelliğinin, albenisinin nereden kaynaklandığını anlamak istiyordum.’’ Diye bahsediyor bebekten Claudia. O mavi gözlerin, beyaz tenin bir hayranlık uyandırma dürtüsünü neden uyandırdığını anlamaya çalışıyor. O bebeğin neden bu kadar güzel ve kıymetli olduğunu bir türlü anlayamıyor. O beyaz bebeklerin en az mahallesindeki beyaz kızlar kadar sevgi, hayranlık ve saygı gördüğünü fark ediyor. Bebekler cansız dahi olsa, Claudia’nın onlara ‘’layık’’ olması bekleniyor. Bebeğe duyduğu parçalara ayırma isteğini beyaz kız çocuklarına karşı da hissediyor. ‘’İnsanların bana değil de onlara baktıklarında hayranlıkla of çekmesine, siyah kadınların sokakta onlara yaklaşırken gözlerini kaydırmasına, onlara sahiplenici bir nezaketle davranmasına neden olan şey neydi?’’ diye soruyor. Neden? diye soruyor, saldırmak istiyor, parçalamak istiyor: Öfke. Oysa Pecola’da nedenlerini sormadan bu gerçeği sindirmiş bir tepki görüyoruz. Pecola, bir çift mavi gözün bu dünyada nelere sahip olabileceğinin farkında. Ama en önemlisi bir çift mavi gözle ‘’çirkin’’ olmaktan kurtulup en sonunda sevilmeye ‘’layık’’ birisine dönüşebileceğini umut ediyor. Dua ediyor. Şu dünyada bir çift mavi gözden daha fazla istediği hiç bir şey yok çünkü her şeyin anahtarı o mavilikte saklı: Kabullenme. Öfke veya kabullenme olsun, bu kız çocuklarından ‘’istenmemelerine’’ karşı çıkan tepkilerin kaynağı, kafalarını nereye çevirirlerse çevirsinler, beyaz kadınların topladıkları övgüler. Filmlerdeki, evlerindeki bardakların üzerine basılan aktrisler, kitaplarda anlatılan kahramanlar, dinledikleri şarkıcılar, hiçbiri onlar gibi değil. Bu küçük kızlar hiç bir yerde kendilerini göremiyorlar ve bu yüzden kendilerini görebilecekleri tek yer olan aynaya da bakmaktan kaçınıyorlar. Çünkü mavi bir göz olmadan, sarı bukleler olmadan oraya bakmanın hiç bir anlamı yok. Onlardan esirgenen her şeyin, bir baş okşanmasının bile, beyaz bir çocuğa verildiğini gördüklerinde çıkıyor bu tepkiler. Bunu, ten rengi yeterince ‘’makul’’ saç şekilleri ‘’çalışma ortamına uygun’’ kalçaları ‘’doğum sancıları ciddiye alınacak kadar dar ve narin’’ olanların anlaması pek mümkün değil, farkındayım. Market raflarında, Claudia’nın parçalamak istediği bebeklerin yanına siyahi olanların konulmaya başlanması üzerinden henüz kaç yıl geçti? Claudia kendisine benzeyen bebeklerin de var olduğunu ve en az diğerleri kadar güzel olduğunu görseydi, hala onları parçalamak ister miydi? Üçüncüsü de, aynı grup içerisinde yapılan ayrımcılıklar. Marjinal grupların kendi içlerinde birbirlerine yaptıkları zorbalık, dışlama ve ötekileştirmeden bahsediyorum. Kitapta siyahlar arasında bir ‘’onlara benzeme’’ yarışması gösteriliyor: Daha açık tenli bir siyah olmak, saçlarının daha az kıvrık olması ve en önemlisi melez olmak. Melez çocuklar, beyaz çocuklar kadar olmasa da, çok büyük bir hayranlıkla karşılanıyor siyah gruplarda. Melez Maureen’in kendisi dahi sevimliliğini diğer siyah kızların suratına haykırırken, Pecola sözlü tacizlerden ve hakaretlerden kaçamıyor. Çünkü Pecola; saçıyla, teniyle, gözüyle, dudağıyla tam da o gruba ait biri. ‘’Onları Pecola’ya hakaret etmeye iten kendi siyahlıklarına duydukları nefretti Hiçbir engelle karşılaşmadan sürdürdükleri cehaletlerini, bütün incelikleriyle öğrendikleri kendinden nefret duygusunu, en ufak ayrıntısına kadar tasarlanmış olan çaresizliklerini alıp, hepsini, asırlardır zihinlerinin derinliklerinde yanmakta olan ateşten bir aşağılama külahının içine sıkıştırmış, soğutmuş ve onu önüne çıkan her şeyi yok edecek kadar öfkeyle dolu dudaklara boca etmişlerdi adeta. Kurbanın etrafında bir ölüm dansı tutturmuşlardı, kendi amaçları uğruna bu kurbanı alev çukurunun içine atıp feda etmeye hazırdılar.’’ diyor Claudia bunun için. Amaçları kendilerine duydukları nefreti kusmaktı. Bu nefret de buna tepki veremeyecek kadar savunmasız birine kusulabilirdi. O da Pecola’ydı. Siyah ve Siyah arası çekişmeyi, Beyaz ve Siyah arası çekişmeden daha trajik, daha can sıkıcı buldum. Çünkü Cholly’nin de hissettiği gibi, hiç birinin içindeki nefreti eli silahlı beyaz adamlara çevirmeye cesareti yok. Savaşamadığına dönüşme-benzeme isteği, kendileriyle savaşmalarına neden olmuş durumda. Ve her savaşta olduğu gibi en çok en masum olan yaralanıyor: Çocuklar. “Peki Pecola, o çok istediği mavi gözlere ulaşıyor mu sonunda?” diye soracak olursanız cevabım evet. Ama dünyadaki en mavi, hatta buz kadar mavi gözlerin kimlerde olduğunu sormak isterim size. Pecola’dan ve ona ne olduğu hakkında konuşamayacağım. Bu yüzden sadece Claudia’nın şu sözleriyle bitiriyorum. ‘’Hepimiz pisliğimizi ona silerek temizledikten sonra çok erdemli hissettik kendimizi. Onun çirkinliğinin üstüne bindiğimizde hepimiz çok güzeldik. Sadeliği bizi süsledi, suçu günahlarımızdan arındırdı, çektiği acı sağlıkla ışıldamamızı sağladı, acayipliği sayesinde mizah anlayışımız var zannettik. Onun konuşamaması kendimizi dilbaz sanmamızı sağladı. Yoksulluğu bizi bonkör kıldı. Karabasanlarını bile -kendi kabuslarımızı bastırmakta- kullandık. O da bize izin verdi, böylelikle onu hor görmemizi hak etti.’’ Dipnot: Bilimsel değil, sadece hisler. En Mavi Göz Toni Morrison
En Mavi GözToni Morrison · Sel Yayınları · 20182,770 okunma
·
117 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.