·372 syf.····Okunma: 03 Ocak 2025 23:48 valla ilk iki kitabı, hatta 2. nin yarısını okuyunca bu kitabın meden bu kadar övüldüğünü anlamamıştım ama 3. ile anladım. ilk iki kitabı harıl harıl okudum ama 3. öyle bi karıştırdı ki kafamı, sakinleyip yavaş gitmem gerekti. kitap biter bitmez de yazar hakkında bi araştırma yaptım. şimdi spoilerlı yoruma geçiyorum. Aynı zamanda bu kitap ve yazar hakkında Deniz Yüce Başarır ve Gaye Boralıoğlu’nun yaptığı bir podcasti dinledim, oradan kendim için aldığım notları da ekleyeceğim.
Kitap için 1 kelime seçmek istesem, bu kelime umutsuzluk olurdu, bende uyandırdığı his buydu. Bazılarının aksine, okuduğum en iyi kitap demeyeceğim sanırım, ama özellikle üçüncü yalandan ve yazarın geçmişi hakkında edindiğim bilgilerden sonra bakış açım büyük ölçüde değişti ve kesinlikle beni etkileyen eserler arasına girdi.
Kitapta lucas ve klaus ikizler, annelerinin babalarını öldürmesi ve lucasın kurşunlardan biriyle merkeze, annenin akıl hastanesine yollanmasıyla, klausun bir anda kimsesiz kalması temelinde diyebiliriz. yaratıcı ikizler, biri şiirle biri öyküyle ilgileniyor. lucas tedavi gördüğü merkezin bombalanmasıyla, ‘koruyucu’ aile olarak gönderildiği evde yaşamak ve anneanneyle geçinmek zorunda kalıyor. yalnızlığının ve acısının çaresini de ikizi yanındaymış gibi hayal ederek ve boş zamanlarında yazarak buluyor.
Klaus ise babasının metresi ile bir süre yaşadıktan sonra öz kardeşi sarah ya aşık oluyor, koruyucu ailesinin asıl asilesinin dağılma sebebi olduğunu öğrenince ise tüm düzeni bozuluyor ve annesinin hastaneden çıkmasıyla onun yanına dönüyor. ama ömrü boyunca annesinin vicdan azabına sebep olan lucasın gölgesi altında kalıyor. annesiyle ilgilenmek, geçinme derdi, öz kardeşine olan imkansız aşkı, savaş, hepsi ile tek başına baş etmek zorunda kalıyor.
Kitabın yazarın hayatıyla çok bağlantılı noktaları var ve bu çok şaşırttı beni. asıl plot twist buydu yani benim için. Macar olmasına rağmen fransızca yazmış. Yazar hakkında dinlediğim podcastte şöyle bir ifade geçti ‘yazmak için kendi yaşadıklarına yabancılaşması gerekiyordu ve bunun için düşman dili kullanması gerekiyordu’ Fransızcayı uzun yıllar geçmesine rağmen tam öğrenememiş, ayrıca anadilini öldürdüğünü düşünmesine rağmen bu düşman dili kullanmış. Kitabın çevirisi çok akıcı ve basit ifadeler içeriyor. bunun bir sebebi de yazarın ana dilini kullanmaması anladığım kadarıyla, ayrıca bir travma dili olarak yorumlanmış.
Kendisi de göç ederken macaristanda kalan abisinden ayrılıyor. Babası çok şiddet dolu bi adammış, o da macaristanda kalmış. Bir hesaplaşamama var. Ensest bölümlerin sahiciliği belki kendi hayatından izler barındırıyordur. Kendisi de abisiyle küçükken ilk kitaptakine benzer oyunlar oynar, oruç tutarlarmış. Abisi bir kediyi öldürmüş, agota kristof ben bir kitap yazıyorum dediğinde kediyi unutma demiş.
Kitap hakkında yaptığı bir söyleşide yazar diyor ki; "Büyük Defter’de anlatmak istediğim benim çocukluğumdu, kardeşim Jeno ile birlikte gördüklerim. Tamamen biyografik." Kanıt'da yer alan Clara'nın da annesi olduğunu, tıpkı Clara gibi bir günde saçlarının beyazladığını söylüyor.