Atlas Paradoksu beni sınav haftası boyunca ayakta tutan kitap oldu diyebilirim. Sınavdan sınava koşarken arada bir bu kitabın kapağını araladıkça nefes aldığımı hissettim. Birinci kitap olan Atlas Altılısı kitabına göre çok daha gelişmiş bir öyküydü yalan yok. İlk kitabın başında gelen şaşkınlık, ortasında gelen boşluk ve sonunda gelen tatminsizlik hissine kıyasla bu kitapta daha hoş bir tempoda ilgi çekecek şekilde işlenmişti olaylar. İlk kitapta kurulan ittifaklar yıkılıyor, yenileri kuruluyorken bir yandan da karakterlerimizin hiç görmediğimiz yanlarını, yeteneklerini, zaaflarını öğreniyorduk.
Özellikle Tristan ve Reina beni en çok şaşırtan karakterlerdi. Tristan'ın aslında basit, illüzyonları görme yeteneğine sahip bir medeialı değil de bir fizikçi oluşu beni şaşırttı, bu aynı zamanda Tristan'ın kişilik gelişimine de yansıdı, babasının korkunç anılarıyla dolu çocukluk hikayelerini sonunda dinleme fırsatı bulduğumuz Tristan'ın, ta o yıllardan taşıyıp getirdiği yetersizlik ve zayıflık hissini yeni yeteneklerini keşfederek aştığını söyleyebiliriz. Şunu da eklemeden geçemeyeceğim ki: Tristan'ın harika yeteneklerini kullanmasını kendi gözünden de okumuş olmak çok güzel, böylelikle aslında neyi gördüğünü ve neyi manipüle ettiğini kafamızda az çok canlandırabiliyoruz. Reina'ya gelince, ilk başta teorisi bana pek mantıklı gelmemişti. Çünkü bir tanrı olduğunu söyleyip aynı zamanda inatla tanrı oluşunu da reddediyordu ama sonlara doğru onun tamımını duyunca, neyden bahsettiğini anlayınca bir nebze de olsun mantıklı geldi bana dedikleri. Üçüncü kitapta gerçekten güçlerini nasıl kullanmayı düşündüğünü daha açık bir şekilde görmeyi iple çekiyorum. Reina'nın kitap boyunca Nico'ya beslediği duyguları okumak çok üzücü ve kalp kırıcıydı. O da benim gibi duygularını, sorunlarını karşı tarafla paylaşmayıp içinde acı çekenlerden olduğu için de bir çözüme kavuşturamadı. Ancak ben tüm bu olanlara rağmen Nico'nun Reina'ya değer verdiğini ve bu yüzden üçüncü kitapta aralarının düzeleceğini, en azından bu arkadaşlık için mutlu son olacağını düşünüyorum.
Callum karakteri anlayamadığım zaaflar ve zayıflıklar geliştiren bir karakter oldu bu kitapta. Ben Callum'un çok daha güçlenmesini ve kendini geliştirmesini beklerdim ama o kendini tamamen bırakmayı ve alkole vermeyi seçti. Reina'ya yardım etmesi bu noktada aslında Callum'a da yardım olmuş oluyordu çünkü Callum'un hissettiği ihanet, boşluk ve üzüntü hissine rağmen onu ayakta tutan Reina'nın ona verdiği amaçtı. Callum'un Tristan hakkında hisleri bence onu mahvediyor. Kim bilir belki de olası sosyopat ve acımasız empatımız birilerine duyduğu aşkından vurulmuştur.
Parisa da yine aşık olup da sürünenlerden bu kitapta. Kim inanırdı bizim sadist Parisa gelsin Dalton'a aşık olsun da ona yardım etmek için kendini paralasın. İlk başlarda bunu sadece Parisa'nın Dalton'ın hikayesini merak ettiği için yaptığını sanıyordum ama aşık olmasını hiç beklemiyordum, şaşırttı. Dalton'ın hikayesi de ayrı garipti, Atlas gerçekten herkesin hayatının içine etmeden durmuyor. Ama hikayenin sonunda Gideon ve Parisa'nın çabalarıyla Dalton'ın kurtulması ve kendi olarak yeniden ortaya çıkması çok iyiydi. Üçüncü kitapta daha çok Parisa-Dalton için umutluyum ben.
Nico'yu kitap boyunca etkileyen iki farklı düşünce vardı "Libby'yi bul" "Gideon-Güç çelişkisi" Libby'yi kaybeden Nico çılgına dönüyor, Libby'yi her yerde arıyor, çöküyor, umutsuzlaşıyor, fiziksel zayıflıklar göstermeye başlıyor. Bir yandan da Tristan'ın keşfettikleri güçleriyle ilgili yapabileceği araştırmalar sayesinde daha geniş alanlarda araştırma yapmak mı yoksa Gideon'a yardımcı olmak mı, ikileminde sıkışıp kalıyor. Gideon'n Nico'ya olan aşkı aşırı tatlı ve ben bu shipten çok büyük bir şeyler bekliyorum üçüncü kitapta. İlk kitapta biraz Libby-Nico shipliyordum ama Gideon-Nico bence asıl ship olmalı. Gideon karakterini çok seviyorum ve bu hikayede onun güçlerini, kişiliğini falan daha çok görmek beni mutlu hissettirdi.
Libby'nin bu kitapta artık o ürkek, güçsüz, küçük kız rolünden çıkıp kaderini kendi eline alan birine dönüştüğünü görüyoruz. Tristan ve Callum'un bu konudaki konuşmalarını duyunca fark ettim ki Libby gerçekten büyük bir karakter gelişimi göstermiş. Libby'nin geçmişte hapis olup, paranoyayla dolu günlerini geri dönmenin bir yolunu arayarak geçirmesi bana da o umutsuzluk hissini verdi yalan yok. Belen'le ilişkileri çok tatlı başlamıştı ve yalan yok hikayenin sonunda Belen'e acıdım. Evet, bencillik yaptı ama yine de o son tartışma sahnelerini okurken ben de ağlayacak gibi oldum.
Ezra'nın da Atlas'ın da o kadar sempati duyduğum karakterler olduğunu söyleyemem. İkisinin de düşüncelerini çarpık ve yanlış buluyorum. Acımasızca ve bencilce davrandılar, bu yüzden de Ezra'nın sonu, beni, ne yalan söyleyeyim, memnun etti. Üçüncü kitapta Atlas hakkında ne keşfedeceğiz, sonu nasıl olacak merak ediyorum, Atlas'ın da hikayesine pek derin inemedik şimdiye kadar, bildiğimiz tek şey suçluluk hissi.
Genel olarak kitap beni aşırı tatmin etti. Üçüncü kitaba bir köprü olduğunu ve bu köprünün bile bu kadar güzel olduğunu düşünürsek üçüncü kitapta neler olduğunu görmeyi iple çekiyorum (kargoda geliyor) Karakterlerin gelişimleriyle karşı karşıyaydık kitap boyu. Kimileri yeni zaaflarıyla kimileri yeni güçleriyle tanıştılar. Birbirleriyle daha da çok yerde düğümlendi kader çizgileri, üçüncü kitabın incelemesinde görüşmek üzere!