Puan vermedi·189 syf.····Okunma: 15 Ocak 2025 18:06 Kontrolsuz nüfus patlaması ve bu artan nüfusun bilimsel olarak eğitilmemesi bir toplumun imihan demektir.
Bu intahar giden süreç insanlığın din denilen olguyu kendi kafasında yaratmasıyla başlar. Şöyle ki:
Şimşek doğa içinde tesadüfen meydana gelen bir elektrik olayıdır. Ama bunun zararını gören ilkel insan bunu kendi kafasında yarattığı alternatif dünyadaki bir gücün öfkesine bağlar. Bilinçli olduğu varsayılan bu güç de bildiği tek bilinçli güç olan insana benzetilir. Sonra zihinde yaratılan bu şuurlu güce bir bir isim verilir: Mesela Sümerlerde Enlil, Yunanlılarda Zeus, Romalılarda Jüpiter, Cermenlerde Thor... Bu şekilde bir yıldırım düştüğü zaman insan, yarattığı alternatif dünyada hemen bir neden de bulur: Yıldırım düşmüştür, çünkü fırtına tanrısı kızmıştır. O zaman tanrının kızgınlığını gidermek lazımdır (ki bir daha yıldırım düşmesin, böylece yıldırımdan bir korunma mekanizması geliştirilmiş olsun). Bu nasıl yapılır?
Kızmış bir insanın kızgınlığı nasıl giderilir? Onu okşayıcı tatlı sözlerle, belki verilecek hediyelerle ... İnsan da kafasında var saydığı hayali gücü yatıştırmak için ona dua etmeye, adaklar sunmaya başlar. Bu şekilde yalnız bir tanrı değil, onun çevresinde dua sistemleri, kurban ve adak yöntemleri oluşan, bunları düzenleyen ruhban sınıfları meydana gelen koca bir din oluşur. Bu çerçevede, anne ve babasından istekte bulunan çocuk gibi, büyümüş bir olgun insan da bu sefer tanrıdan veya tanrılardan istekte bulunur.
Gördüğümüz gibi, insanın zihninde yarattığı alternatif dünya, onun bu dünyadaki yaşamına yön vermeye, yani onu etkilerneye başlar. Bazı dinlerde hatta insan kurban edilmesi geleneği gelişmiştir ki, bugün üç büyük din kabul edilen Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlığın temelinde dahi insan kurban edilmesi geleneğinin olduğunu bu dinlerin kitaplarında anlatılan İbrahim Peygamber'in oğlu İzak'ı (Musevi ve Hıristiyanlara göre) veya İsmail'i (Müslümanlara göre) kurban teşebbüsünden biliyoruz.
Daha sonra bu düşünceye karşı Anaksimandros, Miletos civarında bugün denizlerde yaşayan canlılara benzeyen canlı kalıntılarının kayaçlar içerisinde bulunduğu ve (Büyük Menderes deltasının sürekli ilederlernesi nedeniyle -ki bunu Anaksimandros bilemezdi) eskiden suyla kaplı yerlerin karalaştığı gözlemlerinden hareketle denizierin sürekli bir çekilme içerisinde olduklarını, bir diğer deyişle, dünyamızın giderek kuruduğu kanısına varmıştı. Bu yüzden kuruyan dünya giderek gevrekleşiyor ve gevrekleşip kuruyan kayaçlar zaman zaman ufalanarak çöküntülere ve depremiere neden oluyorlardı. Üstelik bugünkü sürekli su çekilmesi, eskiden her yerin sularla kaplı olduğuna işaret ediyordu. Eğer bu böyleyse, diyordu Anaksimandros, ilk canlılar insan olamazlardı. İlk canlılar bir tür balığa benzer şeyler olmalıydılar. Bunlar daha sonra kabuklu kara canlılarına dönüşmüş, onlardan da sonunda insanlar türemişti. Bu şekilde Anaksimandros yaşamın evrimi konulu ilk kuramın da kurucusu olmuştu.
Böylece iki tezin de gelişmesiyle günümüze uzanan derin bir tartışmanın konusunu oluşturmuşlardır.
Diğer yandan bu iki zıt tezin bilim ışıgında araştırıp ortaya çıkarması gereken bilimin içler acısı durumuna bakalım:
Bilim insanı orijinal bir yaratıcıdır; bilim memuru ve bilim tüccarı birer parazittir. Bu parazider şirketlerde yuvalandıkları gibi üniversitelerde de günümüzde ezici çoğunluğu temsil ederler. Bazı hallerde bunlar bilim insanlarının aleyhine çalışır, bilimin gelişmesine engel olurlar. Nasıl ki bazı parazitler, üzerinde parazit oldukları canlıyı sonunda ölüme götürürler.
Parazit faaliyetinin bilime zarar vermesini
önlemenin tek yolu gerçek bilim insanlarını tanımanın yollarını bilmektir. Bunu da ancak gerçek bilimciler yapabilir. Gerçek bilimcilerin toplumda bulunmasının tek garantisi ise bilimin içinde yeşereceği entelektüel merak ortamını verimli tutmaktır. Bu ortam ne denli geniş, ne denli zengin ve ne denli hür olursa içinde bilimci yetişmesi ihtimali o denli yüksektir. Hiçbir toplum bilimci yetiştirme garantisine sahip değildir. Tek yapabileceği şey en iyi ortamı hazırlayarak bunun içinde bilimcilerin yetişmesini ümid etmektir. Tıpkı tarlasını eken bir çiftçi gibi. Tarlayı iyi hazırlamaz, ekmez ve bakmazsanız mahsul alamazsınız. Tarlayı parazİtten korumazsanız, elde ettiğiniz mahsul boşa gider.
Türkiye'deki genel cehalet düzeyi ise gerçekten pek korkunçtur: benim ''Afrika düzeyi" diye betimlediğim düzeydedir. Bu cehaletin müsebbibleri de Osmanlı'ya ilaveten 1946'dan bu yana Türkiye'yi yöneten kırsal kesim, bir başka deyişle, köylü-kenar mahalle iktidarlarıdır.
Tarih, pek çok bilgisiz ve akılsız yöneticinin, yalnızca yönetici olduklarından veya yöneticilik konumlarını, çeşitli rastlantılarla, halk kalabalıklarının onayından geçerek ele geçirmeleri sonucunda, kendilerini bilimin üzerinde görmeleri nedeniyle yarattıkları büyük faciaaların hikayeleri ile doludur. Bu akılsız ve bilgisiz kişiler, kendilerini ikaz eden bilim insanlarını susturmuş, hapsetmiş, hatta öldürtmüş veya en azından "onlar kendi işlerine baksınlar" diyerek dinlememişlerdir. Atatürk'ün bu tür insanların yaptıklarıyla tam bir tezat teşkil eden tutumu, başarısının bütün uygar insanlığın önünde saygıyla eğildiği büyük dehasının yanındaki diğer anahtarıdır.
(Kitabı okuduktan sonra benim bir kez daha kıymetini anladığım büyük kurtarıcıya kendi yorumum) M. Kemal Atatürk gerçekten de olmasaydı Türk Milleti'nin tarihi macerası belki de 1919 da bitmişti. Bir kez daha kıymetini anladık büyük dâhi. İyiki Türk milletinin en karamsal ortamında kurtarıcısı oldun. Minnetle.