311 - (Resimli mesimli blog yazısı versiyonu: dusuncedokuma.substack.com/p/bize-yalnzlk-...)
Bu kitap kütüphanemde nasıl belirdi, oraya kadar nasıl geldi, pek bir fikrim yok. Raftan çektim, aldım ve “okuyayım aradan çıksın, öyle bakışmayalım” dedim. Yazarı tanımıyorum, adı pek bir çağrışım yapmadı. Yine de internette aratmayı ihmal etmedim. Genç bir yazar diyebilirmişiz kendisi için. Hatta toy desek yeridir. Yaşı itibariyle değil ama edebi kişiliği itibariyle. Edebiyat fakültesi mezunuymuş. Kitabın daha ilk sayfalarında “Acaba her edebiyat fakültesi mezunu bu kadar kolay kitap bastırabiliyor mu” diye düşünmeden edemedim. Biraz okudum sonra biraz daha. Her sayfada sayfaları biraz daha hızlı geçtiğimi, okumaktan “taramaya” geçtiğimi fark ettim. Acaba bir sonraki sayfada beni yakalayabilecek mi diye düşüne düşüne arka kapağa kadar ulaştığımda aradan 1 saat ya geçmişti ya geçmemişti. Eh. Bence bu kitap için yeter de artar bile. Bir şarkısında (Melek Şeytanın Tarafında) Server Uraz diyordu ki:
“Üç aşk cümlesiyle bestele bir parça/ Bunu 10 dakikada yaparım, sorana derim 3 hafta” İşte bu 2 barlık şarkı sözü hem bu kitabın tamamını tanımlamaya yetiyor da artıyor, hem de bu kitabın tamamından daha çok edebi ağırlık barındırıyor desem ağır bir eleştiri yapmış olmam bence.
Şimdi burada konuya direkt Umut Sarıkaya’nın Birtakım Şeylere Çok Sinirlenmiş Yazar karakteri gibi girdim ama kitabı okurken içerledim biraz.
Okurken demişim pardon. Sayfaları hızlı hızlı tararken.
Sosyal medya edebiyat ünlüsü (!) Hikmet Anıl Öztekin gibi insanların başının altından çıkıyor bu tür “edebiyat”. Büyük adamların büyük laflar etmesine hayran kalıp o kadar çok büyük laflar etme derdine düşüyor ki insanlar, kendilerinin büyük adam olup olmadıklarını ölçüp tartma gereği görmüyorlar bile. Bu kitap da öyle işte. Yazar oradan buradan okumuş, derlemiş, yazmış, ipe dizmiş... Belki okumamıştır bile, sadece “en güzel alıntılar” başlıklı Onedio listelerini bile taramış olabilir. Çoğu alıntıyı yapıştırdıktan sonra kendi fikrini beyan etme ihtiyacı bile hissetmemiş.
Kendine ait olan cümleler ise şiir desen kafiyeli değil, ona rağmen dörtlükler-beşlikler biçiminde. Kaan Çaydamlı’nın Kişisel Toplantı Notları’na da benzetmeye çalışmış sanki biraz ama onun bile felsefi anlamda dört beş gömlek altında kalmış. Daha bir “aforizma derlemesi” çıkmış ortaya. Okurken böyle içerledim hatta öfkelendim ama bir yandan da düşündüm. Şimdi öyle kuru kuruya öfkelenip şikayet eden ama asla çözüm önerisi sunmayan insanlara da öfkeleniyorum zira ben, bu eleştiriyi getirirken o insanlardan birine dönüşmek istemedim. Bu yazar, veya herhangi bir “büyük yazar”, ne yapardı diye düşündüm sayfaları tararken. Tamam, aforizmalar türetmiş olabilirsin, çok derin düşüncelerin, çok büyük çıkarımların olabilir. Lakin büyük bir yazar bu düşünceleri, bu çıkarımları, bu beylik lafları akıllıca yaratılmış karakterlerin okuru içine çeken ahenkli bir kurgusunda o karakterler vasıtasıyla aktarırdı. “Bakın bakın ben ne düşündüm” diye boncuk gibi sıralamazdı da bir sayfada Mayki’ye bir aforizma patlattırırdı, diğer sayfada Necmettin abi yaralı geçmişini anlatırken araya sıkıştırdığı bir sözle ciğerimizi dağlardı. Gerçi sadece “çok yalnızım” temalı bir kitaptan ciğerin ne kadar dağlanabilir de ama işte, hiç tavsiyede bulunmayıp salt yergi savurmayayım diye çabalıyorum. Çok bile yazdım.