Beğenemedim
5/10
·416 syf.··
2024 12. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 20 Kasım 2024 22:09
(Spoiler içerir) Yazarı uzun zamandır takip ediyorum. Kitabı hakkında da çok yüksek beklentilerim vardı, harika bir şey okumayı düşünmüştüm ama o kadar beğenmedim ki... Aşırı büyük bir hayal kırıklığı oldu benim için. Kitapta sanırım çok beğendim, beni çok etkiledi dediğim hiçbir şey yok. Yazarın kalemi güzel ama bazen betimlemeleri, anlatımı fazla uzun ve karmaşık geldi. Kaç tane cümleyi, hatta paragrafı tekrar tekrar okumak zorunda kaldım bilmiyorum. Sevmediğim şeyleri tek tek sıralayacağım. Eira’nın düşüncelerini aşırı fazla okuyoruz. Tam bir olayın ortasındayken bir anda kendi kendine bir şeyler düşünmeye başlıyor. Bu kısımlar o kadar uzun ki hep olayı unutuyor ve geriye gidip bakmak zorunda kalıyordum. Mesela baloda kendi kendine takılıyor, sonra bir anda pencereden dışarı bakıp “Gökyüzü ne kadar da yalnız gözüküyor...” gibi bir şeyler söyleyerek başlıyor bir şeyler anlatmaya. Bunlar benim için akıcılığı mahvetti. Hiç olay yok. Her şey çok kolay bir şekilde çözülüyor. Datura sahnesi bile hiç heyecanlı değildi çünkü ne olacağı belliydi. Son sayfalarda da hiç heyecanlanmadım (bu belki spoiler yediğimdendir). Yazar kitabın zaten bir durum ve yolculuk hikayesi olduğunu, bu yüzden çok sakin olduğunu söylemiş ama Gy'nin sadece bir durum hikayesi olmadığı açıkça ortada. Üç kitaplık bir seri, olay hikayesinin özelliklerine de sahip ve zaten ortada bariz bir olay var. Yolculuk hikayesi olmasına rağmen de aksiyon olabilirdi bence, çok daha fazla zorlukla karşılaşabilirlerdi veya zaten kitapta olan olaylar daha zorlu ve tehlikeli olabilirdi. Karakterler arasındaki ilişkiler ASLA geçmedi bana. O övülen, abartılan dostluğu asla göremedim. Hiç yeterli görmedik. Normal arkadaşlık/yol arkadaşlığı gibiydi. Bir anda nasıl bu kadar yakın olduklarını anlamadım. Eira ve Nos arasındaki aşk da... İki günde birbirinize aşık oldunuz, bir hafta sonra sevgili oldunuz? Bir de sevgili olduktan sonra da birbirlerine çok aşık, birbirini çok önemseyen bir çift falan okuduk da ASLA samimi bulmadım. Bir haftadır tanıdıkları kişi için kendilerini feda etmeye çalışıyorlar falan... Karakterleri de sevemedim. İlk başta Marliyen’i gizemli göründüğü için sevmiştim ama sonra ona olan sevgim de azaldı. Anılarını anlattıkları yerler aşırı uzun. Dolu dolu üç sayfa boyunca anlatıyorlar, gereksiz ayrıntılar veriyor ve fazla uzatıyorlar. Bahsettikleri şeyler de kötü anılar. Böyle anıları kimse kolay kolay uzatarak anlatmaz bence. Hele ki daha yeni tanıştığı birinin önünde ağlayarak. Özellikle Zaina’nın daha ilk tanıştıklarında yaşadığı o kötü şeyden bahsetmesi bana mantıklı gelmedi. Daha yeni tanıştığın bir kız, sen de uzun uzun anını anlatıp önünde ağlıyorsun... Yazar bunu açıklamış. Zaina’nın her şeyi anlatıyormuş gibi görünüp, diğerlerini şeffaf biri olduğuna inandırıp daha büyük şeyleri sakladığını söylemiş. Okurların bunu anlamamış olması çok normal çünkü gereksiz bir şey. Direkt hiçbir şey anlatmasın veya her şeyi anlatıyormuş gibi görünmeye çalışmak yerine azar azar anlatsın (zamanı gelince, daha samimi olunca vb.). Aynı şey ki çok daha mantıklı görünüyor. Zaina’nın saçı yüzünden tanınmaları ve başlarının derde girmesi, Zaina’nın da hemen “Ben size zarar verdim!” gibi bir şeyler söyleyip geri dönmesi? Böyle şeyler o kadar sinirimi bozuyor ki umarım olmaz diyordum ama maalesef oldu. Sana ihtiyaçları var ama sen gereksiz drama yapıp sözde onların iyiliği için gidiyorsun. Bu iyi niyet mi şimdi? Ekipteki tek şifacı o. O yokken içlerinden biri ölümcül bir yara alsa ve iyileşemediği için ölse bu sefer de “Ben sizi bırakıp gittiğim için oldu, benim suçum.” diyerek ağlar ki Zaina gitmeye karar vermeden hemen önce Nos aldığı yara yüzünden az daha ölüyordu. Madem bir hata yaptın o zaman daha dikkatli olur, öyle devam edersin. Bu kadar basit. Sonra saçını siyah yapmak için üç sene çırak olmayı kabul etmesi, hatta ruhunu satmaya razı olması ki ruhunu zaten daha önce kaçmak için satmış. Sırf karakter fedakar biri olsun diye abartıya kaçılmış gibi geldi. Daturaların devasa ve çok tehlikeli yaratıklar olduğundan bahsediliyor. Sonra hayatında hiç gerçek bir çatışmada hançer kullanmamış, hiç vahşi bir yaratıkla dövüşmemiş Eira (bize öyle bir bilgi verildiğini hatırlamıyorum en azından) Datura'yı elindeki hançerle öldürüyor. Öyle çok ağır, ölümcül bir yara da almıyor. Datura'nın öldürdüğü asker hakkında da “o gücüne güvendiği için öldü.” deniliyor. Ben bu açıklamayı hiç mantıklı bulmadım. Adam ASKER ve Daturalar o dünyada başından beri var olan yaratıklar. Bir askerin onlardan biriyle karşılaşması durumunda kendini savunmak için eğitim almış olması gerekiyor. Karşısında büyüden etkilenmeyen bir yaratık varken de kimse büyüsüne güvenmez zaten. Ben karakterlerin silahlarının bir ismi olmasını seviyorum ama bana gereksiz gelmediği sürece. Eira, Nos’un ona verdiği hançere hemen bir isim koyuyor. Kitabın sonundaki hikayede hançerin ay ışığından yaratıldığını öğreniyoruz, Kuutamo da ay ışığı anlamına geldiği için bir bağlantı oluşuyor ama Eira bunu öğrendikten sonra Kuutamo ismini koysaydı daha güzel olurdu. Gerçi belki de hiç öğrenmeyecektir. Sürekli ve sürekli çıkarımlar yapıyor. “Annesi Nos’u severdi, yaşasaydı eğer.” gibi bir şey söylüyor. Ne alaka? Nasıl böyle bir çıkarım yapabiliyorsun ki? Nos’a sorsan o bile cevap veremez. Hadi bu öyle bir varsayımdı diyelim, yine de ne gereği var? Hem dediğim gibi bunu sürekli yapıyor. Balo sahnesinde de bir adam Nos hakkında “Babası sayesinde yaşıyor, biz olsaydık direkt öldürmüşlerdi.” diyor. Eira da hemen adamın yanına koşuyor ve Nos’u savunmaya başlıyor. Adam haklı. Bir de savunurken içinden “Göz önünde olmamalıydım, kendimi tehlikeye atıyorum,” diyor. Git o zaman. Zaten haklı değilsin. Nos’u sevdiği için onu savunma içgüdüsüyle hareket etmiş olabilir ama Eira bize hep çok zeki olarak gösterildi ve zeki bir karakter böyle bir şey yapmaz bence (özellikle de içinde bulunduğu duruma bakıldığında). Nos ilk başta Eira’nın annesine çok benzediğini söylüyor. Sonra da “Aslında hiç benzemiyorsun. Sadece şöyle durduğunda ve ışık böyle geldiğinde benziyorsun.” diyor. Tamam, olabilir ama karakterin söylediği şeyi bir anda 180 derece çevirmektense “Seni ilk gördüğümde anneme çok benzediğini düşünmüştüm ama aslında hiç benzemiyorsun.” yazılabilirdi. Sonra yine ışığın gelişinden ve duruşundan bahsederdi falan. Çok büyük bir fark yaratmıyordur belki ama bana daha doğru geldi böylesi. Sonda Eira kendi dünyasına dönünce savaşın başladığını öğreniyoruz. Ben hiç önceden bize bu savaşla ilgili bir şey söylendiğini hatırlamıyorum, bir anda ortaya çıkıyor. Zaten bir etkisi de olmuyor ki, Eira feylerin yanına geri dönüyor hemen. (+Küçük bir soru: Zaina ve Nos, Eira’nın kulaklarını fey kulaklarına benzetmişlerdi. Saçlarını açık bıraksa bile öyle kolay kolay saklanabilecek gibi de durmuyorlar. Eira eve döndüğünde ailesi bu kulakları fark edip hiç sorgulamadılar mı? Ya da ortada herhangi bir büyü falan mı var? Kitabı okuduktan epey sonra aklıma geldi bu ve bayağı düşündüm ama kendimce mantıklı bir açıklama bulamadım. Belki kaçırdığım bir yer vardır diye sormak istedim.) Artık sona gelelim. Bu sebeplerden ötürü kitabı beğenmedim, beklentimin çok çok altında kaldı. Yarım bırakmayı bile düşündüm. Yine de seriye devam etmek ve bitirmek istiyorum. İkinci kitabı da çok seveceğimi düşünmüyorum ama umarım bundan daha çok severim.
Gümüş Yürek 1D. N. Archeron · Guardian Yayınları · 20241,678 okunma
·1 alıntı·
855 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.