İnsan, doğduğu andan itibaren kendisine ait olmayan bir dünyanın kurallarına tabi kılınır. Ayıp, yasak, ayıplanırsın gibi kavramlar, bireyin kendi öz varlığını keşfetmesini engelleyen görünmez zincirlerdir. Zamanla bu zincirleri içselleştirir, kendi arzularımızı susturmayı öğreniriz. Başkalarının gözünde iyi olmak adına kendimizden ödün verir, ruhumuzu törpüleriz. Ama bir soru sormamız gerekir: Bütün bunlar uğruna feda ettiğimiz şey, gerçekten bizim hayatımız mı?
Kendi hayatımızı başkalarına göre yaşamak, özgürlüğümüzü başkasının ellerine teslim etmek demektir. Oysa özgürlük, sadece dış dünyaya karşı verilen bir mücadele değil, en çok da içimizdeki zincirleri kırmaktır. “Kendi dansını yaratamayan, başkalarının ritminde sürüklenir”. Peki biz, gerçekten kendi dansımızı mı ediyoruz, yoksa başkalarının uygun gördüğü figürleri mi tekrarlıyoruz?
Kendi varoluşunu gerçekleştirmek isteyen insan, zaman zaman toplumun gözünde ayıplanan olmayı göze almalıdır. Çünkü bireyin hakikati, toplumsal onayla değil, kendi içsel keşfiyle belirlenir. Gerçek özgürlük, insanın kendi özünü aramasıyla mümkündür. Bu yüzden ayıp olmasın diye harcadığımız her an, varoluşumuzdan çalınmış bir andır.
Belki de asıl soru şudur: Kim için yaşıyoruz? Eğer yanıt, içimizde yankılanan sahici bir kendim için; değilse, o zaman bu yaşam gerçekten bizim midir? Bırakalım biraz da bizim için ayıp olsun. Çünkü asıl ayıp, bir ömrü kendine yabancı bir şekilde tüketmektir.