Zelzele sessiz geldi. Önce küçük bir sarsıntıydı, sonra büyüdü, ardından her şeyi paramparça etti. Sevgiden geriye kalan ne varsa, hepsi o fırtınanın ortasında kayboldu. Zihnimde bir taşla, kırık dökük anıların arasında oturdum. Kayamın gölgesinde kalan ruhum, yükünü taşıyamayacak kadar yorulmuştu.
Bir zamanlar sevginin kendisi olan o ağırlık, şimdi nefretin izlerini taşıyordu. Ama nefret bile yeterince güçlü değildi. O sadece bir alevdi, kısa sürede sönen. Geriye bir boşluk kaldı; içine bir dağ sığacak kadar derin bir boşluk.
Ey Sisifos, senin gibi bir yükü taşımaya ant içmedim. Ama kendimi aynı lanetin içinde buldum. Kayayı her seferinde tepeye taşımaya çalıştım, fakat o hep geri yuvarlandı. Nedenini bilmiyorum. Belki o kaya hiç benim olmamıştı. Belki de hiç taşımam gerekmiyordu.
Hayatından hayatıma kayıp gelen, başından beri kendi duvarlarını ören biriydi. Duvarları, taşların değil, soru işaretlerinin üst üste dizilmesiyle örülmüştü. Soruların keskin kenarları vardı; dokunan her şeyi yaralıyordu. Ve ben o duvarların ardında bir figür olmaktan başka bir şey değildim. Hayalinde yazdığı hikâyenin bir gölgesi.
Sonunda, ne kayam kaldı taşıyacak, ne de bir dağ ulaşılacak. Zihnimde yankılanan o zelzele, her şeyi yerle bir etti. Ama yine de alışkanlıktan mı, yoksa bir umut kırıntısından mı bilinmez, ellerimi yere koyup ayağa kalktım. Belki bu defa bir tepeye ulaşırım diye düşündüm. Fakat içimdeki ses biliyordu: Bu hikâye de, Sisifos’un hikâyesi gibi sonsuz bir döngü.
Benim lanetim bu. Gün aşırı ölümü bekleyen bir beden, zihnimin duvarlarında yankılanan bir acı. Taşıyacak bir kaya bulamazsam bile, ağırlığını hissetmekten kurtulamayacağım.
Ve işte o anda anladım: Asıl yük, kayanın kendisi değil, taşımaktan vazgeçememekti.
(E. Cezerioğlu)