Kitabı kütüphaneden aldıktan sonra, bir öğretmen arkadaşım okuduğumu öğrenince şu yorumu yaptı: “Ben de okumaya başlamıştım ama içindeki cinsel anlatımlardan dolayı yaklaşık yüz sayfa okuduktan sonra bırakmak zorunda kaldım. Fakat sen okursun.” Haklıydı, okudum.
Şimdi kitaba dair düşüncelerimi paylaşmak istiyorum ve incelememi üç bölümde değerlendireceğim.
1. Füsun ile Kemal’in Aşkı
Bu ilişki bana yakın zamanda okuduğum *Genç Werther’in Acıları’nı* hatırlattı. Orada da saplantıya dönüşen bir aşk hikâyesi vardı. Kitapta Kemal’in saplantılı aşkı üzerinden sosyete çevresinde, Anadolu insanının genel ahlaki ilkelerinin nasıl göz ardı edildiği rahatlıkla fark ediliyor. Muhtemelen bu bakış açım, benim sosyo-kültürel çevremle de bağlantılıdır. Kitapta rahatsız edici bulduğum birçok unsur, başkaları için normal karşılanabilir; bunu anlayışla karşılıyorum. Ancak bu yazıyı kendi düşünce ve hislerimi ifade etmek için kaleme aldığımı not düşmeliyim.
Kemal ve Füsun’un ilişkisi üzerinden, toplumsal normlardan sıyrılma teması işlenmiş. Kitapta geçen olaylar, “sosyete çevresi” olarak anılan bir grubun yaşamını yansıtsa da genel anlamda o dönemin modernlik anlayışını sorguluyor. Özellikle “bekâret” kavramı üzerinden modernlik ve taşralılık arasındaki ikilemi gözler önüne seriyor. Modernlikten kasıt, evlilik öncesinde çevrenin, hatta ailenin onayıyla sevgilinizle birlikte olabilmek gibi bir durum... Ne de olsa “evleneceksiniz” mantığı hâkim! Kitap bu geniş mezhebi perspektif etrafında şekillenmiş birçok unsuru barındırıyor. Ancak kendi ahlaki değerlerim doğrultusunda, olay örgüsünün daha “etik” bir zeminde ilerleyen bir aşk hikâyesini tercih ederdim. Bu durumda da belki sosyetenin gerçek yaşamı yansıtılamazdı. Öte yandan, toplumsal normlara meydan okuyan bir aşk hikâyesi anlatılırken, yoğun cinsel içeriklere gerek var mıydı diye de düşünmeden edemiyorum. *Genç Werther’in Acıları* gibi zarif bir üslupla aşk anlatılabilirdi. Örneğin, Werther sevdiği kişiyi göremediğinde uşağını gönderir ve uşak dönüp geldiğinde, onun sevgilisine baktığı gözlerine bir başka bakar.
2. Dönemin Toplumunu Yansıtması
Romanın dönemin İstanbul’unu başarılı biçimde tasvir ettiğini söyleyebilirim. Sanki Chevrolet bir arabayla henüz bozulmamış İstanbul sokaklarında dolaşıyor, Haliç veya Boğaz’ın eşsiz manzarasına hayranlıkla bakıyorsunuz. Şehir o kadar canlı bir şekilde aktarılmış ki roman boyunca sürekli İstanbul’un ruhunu hissediyorsunuz. Ayrıca, sosyetenin hayata ve özellikle dine dair bakış açısına dair çarpıcı detaylara yer verilmiş.
Teşvikiye Camii’nden kalkan cenazelerin, balkonda elinde kahveyle izlenip manzara gibi değerlendirilmesi oldukça manidar.
Burada asıl önemli olan, romanın sadece bir aşk hikâyesi olmaktan öteye geçerek içerisinde yaşadığı dönemin ruhunu başarıyla yansıtmış olması. Bu yönüyle kitap hem sosyolojik hem de psikolojik düzlemde kendini inceletmeye değer bir eser olarak karşımıza çıkıyor.
Bir noktada daha Orhan Pamuk'un hakkını teslim etmek gerekiyor. Çünkü dini unsurları, toplumun hassas sinir uçlarını hedef alarak bir eleştiri malzemesine dönüştürmek gibi bir yönteme başvurmamış. Ne demek istediğimi daha iyi anlamanız için, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın (kısa bir süre önce okuduğum) Deli Filozof romanını inceleyebilirsiniz. Her iki romanda da toplumsal normlardan sıyrılma teması işleniyor; ancak Hüseyin Rahmi Gürpınar, bunu yaparken dini hassasiyetlere daha az özen gösterip Yeşilçam filmlerindekine benzer bir şekilde, inançlı olan bireyleri kötü karakterler olarak sunmaktan çekinmiyor. Orhan Pamuk’da ise böyle bir yaklaşım görmedim.
3. Romanı altı puanla değerlendirmemin en büyük nedeni, başka incelemelerde de belirtildiği gibi, aynı konunun gereksiz yere uzatılarak sayfalarca işlenmesi oldu. Bu tür tekrarlar olmasaydı kitap, belki iki yüz sayfa civarına çekilebilir ve bu haliyle daha yoğun bir etki bırakabilirdi. Bununla birlikte, yazar muhtemelen okuyucunun romanla daha derin bir bağ kurmasını hedeflediği için bu tercihi yapmıştır. Karar onun; dolayısıyla bu şekilde hissettirmeyi amaçlamış olabilir.
Her şeye rağmen, Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler'in başında belirttiği gibi, bir yazar her zaman okuyucusunun zamanını boşa harcamamaya özen göstermelidir.