Marie Darrieussecq’in Dişi Domuz adlı romanı, okuru baştan sona rahatsız eden, yer yer tiksindiren ama bir o kadar da düşündüren bir metin. Baş karakterin giderek bir domuza dönüşmesi, basit bir fantastik unsur değil; kadın bedeni, arzu, ötekileştirme ve toplumun çirkin yüzü üzerine sert bir alegori. Hikâye ilerledikçe insan olmaktan çıkışı sadece fiziksel bir dönüşümle sınırlı kalmıyor, ahlaki ve toplumsal olarak da bir çürümenin içine sürükleniyoruz.
Darrieussecq, kadın bedeninin nasıl bir meta haline getirildiğini ve sınıfsal hiyerarşinin en altına itilmiş bireylerin nasıl hayvansal dürtülerle eşleştirildiğini sert bir dille gözler önüne seriyor. Kadın olmak, arzu nesnesi haline getirilmek, istenildiği sürece var olup sonra da değersizleştirilmek… Yazar, bunları neredeyse mide bulandırıcı bir gerçeklikle anlatıyor. Ancak tüm bu güçlü anlatımın yanında, metinde yer yer ırkçı bir bakış açısının hissedildiğini söylememek de haksızlık olur. Karakterin dönüşüm sürecinde bazı unsurların fazlasıyla stereotiplerle yüklü olduğunu düşündüm. Darrieussecq toplumun çürümüşlüğünü eleştirirken, kendisi de belirli kalıplara hapsolmuş gibi hissettirdi.
Buna rağmen, Dişi Domuz okunmaya değer bir kitap. Çünkü rahatsız edici unsurlarına rağmen gerçeği tüm çıplaklığıyla anlatmaktan çekinmeyen, toplumsal ve bireysel dönüşüm üzerine derin bir sorgulama sunan bir metin. Okurken içimi sıkıştırdı, rahatsız etti, hatta bazı anlarda kitaba ara verme ihtiyacı hissettirdi ama tam da bu yüzden etkileyici. Eğer edebiyatın sadece güzel olanı anlatması gerektiğini düşünmüyorsanız ve sarsıcı metinler sizi cezbediyorsa, bu kitap uzun süre zihninizden çıkmayacak.