Puan vermedi·376 syf.··Beğendi
· Sonunda bitti. Uzun bir süredir okuduğum, okumaya çalıştığım ısrarla bitirmeye çalıştığım bir kitap oldu benim için çünkü bu kitabın bendeki değeri ilk okumaya karar verdiğimde uzun süredir Türkçeye çevrilmesini beklediğim, çok sevdiğim bir filmin senaryosu olmasından kaynaklanıyordu. İlk filmi izlediğim zaman kitabın film kadar etkili olamayacağını düşünüyordum açıkçası ama görünen o ki nadiren de olsa yanılabiliyorum ve bu benim için yeterince sinir bozucu:) Hazır konu yanılmaya gelmişken bence Bela Tarr bu kitabın hakkını verememiş tam olarak, yazarın uzun cümlelerden oluşan ağır dili, çoğu gündelik olayları anlatımın karanlığından harmanlayarak sunuşu çoğu yerde filmin asla veremeyeceği duygular oluşturması büyük toplumsal krizleri sınır tanımaz bir şekilde dramatize edişi, kısacası daha başarılı bir çalışma olmuş bu yönleriyle filmden. Ama şunu söylemem lazım kitabın sonları çok sıkıcı bir anlatımın tutsağı olmuş gibiydi bu konuda film daha başarılıydı. Tabi bağlantıları kurmak için öncelikle yönetmenle yazarın ilişkileri de göz önüne alınmalıdır hatta filmde kullanılan müziklerinde işin içine dahil edilmesi lazım çünkü Bela Tarr, hep aynı kişilerle çalışıyor ve bunlarla sanki bir bütün halinde ilerliyor gibi bana kalırsa bu kitabın filminde kullanılan müzikleri Mihaly Vig dışında bir müzisyen yapmış olsaydı aynı duyguları veremezdi aynı şekilde Krasznahorkaı dışında bir yazarın elinden çıkan bir senaryoda aynı etkiyi göstermezdi. Daha çok filmden ve Bela Tarr'dan bahsetmek istiyorum. Bahsetmemin sebebi de bu kitabı okumaya beni sürükleyen şeyin asıl sebeplerinin bunlar olması. Kitabın konusu genel olarak basit bir şekilde ilerliyor ama genel olarak kabul görmüş öykücülük geleneğinden farklı olarak bir başlangıç yapar ve bazı yerlerlerinde aynı kural ihlalleriyle devam eder. Aynı şekilde Tar'da filmde bunu çok iyi bir açılış sekansıyla izleyiciye aktarır. Bir şehre bir balina getirilir gösteri amaçlı ama arkasında yatan neden bambaşkadır ya da öyle olduğu kabul edilip büyük bir yıkımın habercisi kabul edilmesiyle ardı arkası kesilmeyen bir anarşist eyleme dönüşmesine yol açar. Sanırım bir yıldan fazladır bu kitabı okumaya çalışıyordum şunu da belirtmeliyim kitaba ilk başladığımdaki düşüncelerimle şuan ki düşüncelerim arasında derin bir uçurum oluştu eğer önceden bitirmiş olsaydım bu kitabı aklımda muhteşem bir kitap olarak kalacaktı ama şimdi aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Bir konuşmasında Bela Tarr, İkarusun Düşüşü tablosu hakkında konuşurken şunları söylemişti, olay nerede anlayamıyorum, bir tarafta önde duran iki çirkin sıradan kadın, akmakta olan bir yaşam çok küçük bir noktada ise İkarusun Düşüşü resmedilmiş, sıradan basit bir olay gibi hayatın akışına müdahale etmeden. Zaten film çekmeyi de ressamlardan ve müzisyenlerden öğrendiğini itiraf eder ama bana kalırsa kendisi hakkında büyük bir çelişkidedir. Godard, sanat korkak insanın işidir dediğinde kastettiği tam olarak buydu, ölüm karşısında sessizleşen bir yönetmen! Çünkü Tarr, Torino Atı filmini çektikten sonra film yapmayı bırakır sebebini soranlara da ölümden bahsettikten sonra konuşacak hiçbir şeyinin kalmadığını söyler.
Bir zamanlar bir şair insanın bütün eylemlerinin ölümle alakalı olduğunu söylemişti. Bunu duyunca başta biraz garipsemiştim. Ama şöyle Korkunç bir gerçek de var ki bu söylem doğrudur. Zaten insanların hikayeleri de aslında her zaman sadece ölüm hakkında değil midir?
Ölümü neden bir son olarak kabul görmek isteriz ki sinemada, zaten gerçekliği yeterince ağır bir olgu değil midir bizim için o halde burda sinemanın yaptığı en iyi şeyi yani aldatmacayı talep etmemiz daha yerinde olmaz mı? İşte tam da budur çelişki, bundan dolayıdır Aynı yazarın yazdığı, Şeytanın Tangosu filmi tam yedi saat sürdü, üstesinden gelemediği duyguyu kendisinin de ifade ettiği gibi filmlerinde yağmur yağınca insanı çamura bulayan bir görüntüye dönüştürdüğü içindir. Bütün hayatım boyunca aynı filmi çektim der. Ama yinede eksik bir şeyler var vurgulamaya çalıştığı şeyin altındaki boşlukta karanlık ve buna eşlik eden Mihaly Vig ezgilerinden başka bir şey yok. Ölüm korkusundan çok yaşayamama korkusu gibi duruyor. Kitapta bu kadar hissedilmiyor bu duygu ama yine de kaosu anlatan karmaşık bir dil yapısı var yazarın. Tabi burda sinemanın büyük bir aldatmaca olduğunu tekrardan es geçmememiz lazım. Torino film festivalinde Tarr'a sorulan "Umut bu filmin neresinde?" sorusuna verdiği cevapta gizlidir, " Umut bu filmi izliyor olmanızda!" Kitabı okurken aynı zamanda aklıma Bachmann dizelerini getirdi benim için güzel bir hatırlatma oldu, "Beklemektesin yolların birbirine dolandığı yerde. iskandilin doğrultusunda çıkartmaktayız gün ışığına, yıkımı da, teselliyi de içeren bir şeyleri, bir hiçliğin kanıtı, bütün bunlar; üstelik kimsece talep edilmemiş." Valuska da aslında aynı seyi yapmaya çalışır yıkımın içindeki karanlığı aydınlığa taşımak ister budur onun tesellisi. Filmin ilk başında anlattığı gezegenler tiyatrosu da tamamen bununla alakalıdır ama işte valuskanın sonunda delirmenin eşiğindeki derin sessizlikte kaybolması ve İsa'nın tanrım beni neden terkettin yakarışındakine benzer bir durumu, aslında bizi senaryo boyunca sürüklemek istediği asıl duygu oluyor: "Direnecek hiçbir şey yoktur!" Bu durumdan dolayı aslında artık çok da anlam yüklemek istemediğim bir yapıta dönüştü. Çünkü zaten yeterince derin bir karanlıkla kuşatılmış bir geceyle kaplı değil miyiz?
Son olarak bu inceleme bir okuma tavsiyesi değildir, zaten bu kadar uzun şeyleri okumak çok sağlıklı da değil umarım kimse buraya kadar okumamıştır:)