6/10
·79 syf.··
Beğendi
·
2025 12. kitabı
·
34 günde okudu
·
Okunma: 24 Şubat 2025 23:08
Gurbet Hikayeleri Eser 1940’ta yazılmış Refik Halid Karay Kimdir? Refik Halid Karay, 1888'de İstanbul'da doğmuş ve 1965'te (77 yaşında) vefat etmiş bir Türk yazar ve hikayecidir. Galatasaray Sultanisi (Galatasaray Sultanisi, Osmanlı İmparatorluğu döneminde kurulmuş bir okuldur ve Avrupa'da yaygın olan Fransız eğitim modeline dayanır. Lise seviyesinde eğitim verir ve öğrencilere hem Türkçe hem de Fransızca eğitim sağlar. Ayrıca, yabancı dil olarak İngilizce, İtalyanca ve Latince gibi diller de öğretilir.) ve Hukuk Mektebi'nde eğitim görmüş, 1909 yılında yazarlığa başlamıştır.(21 yaşında) İttihat ve Terakki döneminde yazıları nedeniyle sürgün edilmiş ve 1919-1938 yılları arasında Beyrut ve Halep'te yaşamıştır. Bu dönemde *Memleket Hikayeleri* (1919) ve *Gurbet Hikayeleri* (1940) gibi eserler yazmıştır. 1938 yılında affedilmiş ve ülkesine dönmüş, İstanbul'da vefat etmiştir. 17 HİKAYE YARA/1938-Şişli *Yara* hikayesi, Sultan Hamit döneminde Suriye'deki bir çöl çiftliğinde geçen olayları anlatır. Çiftlik müdürü, dört silahlı Bedevi'nin geceyi geçirmek için çiftliğe sığınmasıyla karşılaşır. Bu Bedevilerden biri yaralıdır ve Şeyh, zeytinyağı kullanarak yarayı tedavi etmeye çalışır. Tedavi sırasında yaralı büyük acılar çeker ancak dayanıklılık gösterir. Sabaha karşı yaralı iyileşir ve Bedeviler teşekkür ederek ayrılır. #/ESKİCİ/1938-Şişli *Eskici* hikayesi, küçük bir çocuk olan Hasan'ın, yetim kaldıktan sonra halasının yanına Filistin'e gönderilmesini anlatır. Hasan, bu yabancı ve uzak çevrede kendini yalnız ve dilsiz hisseder. Bir gün, halasının evine gelen Türkçe konuşan bir eskici ile karşılaşır ve uzun süre konuşamadığı anadilinde onunla sohbet eder. Hasan'ın içindeki özlem ve yalnızlık, eskici ile yaptığı bu konuşma ile bir nebze olsun azalır. Eskici ayrılınca Hasan ağlar Bu hikayeden çıkarılacak ders, kişinin anadilinin ve kültürünün, kimliğinin ayrılmaz bir parçası olduğudur. Anadilinden uzak kalan ve yabancı bir ortamda yaşayan bir çocuğun, bu dil ve kültürle kurduğu bağın ne kadar derin ve anlamlı olduğunu gösterir. ANTİKCI/1939-Şişli *Antikacı* hikayesi, Halep'te bir antikacının evinde ibrik arayan bir Fransız ve bir Türk'ün yaşadıklarını anlatır. Antikacı Şeyh Efgani'nin evine girdiklerinde, antika eşyalarla dolu bir ortamla karşılaşırlar. Şeyh, antikaları gösterirken, Türk, Şeyh'in kimliğinden ve dürüstlüğünden şüphe duyar. Yıllar sonra, Şeyh'in aslında bir İngiliz subayı olduğunu fark eder. TESTİ/1939-Şişli *Testi* hikayesi, Lübnan'da bir yaylada yaşayan anlatıcının, şehre inmek için yola çıktığı günü anlatır. Bir köyde durduklarında, Ağzı değmeden su içerken, testi içindeki bir eşek arısının gırtlağını soktuğu ve nefes almakta zorlanan bir genç adamı arabalarına alırlar. Gencin acil olarak doktora gitmesi gerekmektedir, yolda boğazı şişen genç nefes alamaz hale gelir. Geçtikleri bir köyde doktor vardır, ancak doktorun ölmüş olduğunu öğrenirler. Hikaye, gencin ölmesi ile sonuçlanır ve anlatıcı, bundan ders çıkarmayıp, aynı şekilde bir gencin su içtiğini görür. Bütün bildiğimiz hayvanların içinde, En ihtiyatsız ve ibret almayanı insan der. FENER/1939-Şişli Ebu Ali, Beni Hamra aşiretinden biridir ve ilk kez bir kasabaya geldiğinde büyük bir şaşkınlık yaşar. Rakka'da çeşitli dükkanlar, renkli kumaşlar ve büyük hükümet konağı gibi şeyler karşısında büyülenir. Pazarda dikkatini çeken pilli bir el fenerini satın alır ve köyüne döner. Ancak birkaç gün sonra fenerin ışığı tükenir ve Estersuvar bölüğü kumandanından yardım ister. Kumandan eline feneri alır pil kenara kaymıştır, feneri düzeltir ve Ebu Ali'ye her gün Sultan'ın ömrüne 2 kez dua etmezse fenerin tekrar sönceğini ve bir daha da yanmayacağını söyler. Ebu Ali bir daha yanına gelmez. Pili tükenmiş yahut ampulün teli yanmış veya fener sönmüştür. O padişah duasında kusur ettiğine inanarak kabahati kendisinde bulmuş ve bir daha da yanına gelme cesareti bulamamıştır. #/ ZİNCİR/1935-Halep Bu makalede birinci tema: Gurbetin Yalnızlığı Makale, yabancı bir memlekette yaşamın getirdiği yalnızlık ve yabancılaşmayı ele alıyor. Gurbet ellerde, tanıdık bir yüz veya alışılacak bir yer bulamamak, insanın içine dönmesine ve yalnızlığı derinlemesine hissetmesine neden olur. Bu yalnızlık, eğer kişi çareler aramazsa bir tırtıl torbasında kıvrılıp bükülen düşünceler gibi, insanın zihnini sürekli meşgul eder ve zamanla ruhen çökmesine yol açabilir. Gurbetteki çöküntüyü aşmak için, öncelikle güçlü bir sosyal ağ kurmaya ve destek almaya çalışmak önemlidir. Yeni arkadaşlar edinmek, sosyal etkinliklere katılmak veya yerel topluluklara dahil olmak, yalnızlığı hafifletebilir. İkincisi, kendinizi meşgul etmek ve ilgi alanlarınızı takip etmek de zihinsel sağlığınızı korumada yardımcı olabilir. Ayrıca, fiziksel aktivite ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları edinmek, ruh halinizi iyileştirebilir ve enerjinizi artırabilir. Gurbetteyken, sevdiklerinizle iletişimde kalmak, anavatanınızdaki kültürel ve manevi bağlantıları sürdürmek de size destek olabilir. Bu makalede ikinci tema; Zincirin Ötesindeki Hürriyet Makale, zincire bağlı bir buldok köpeğin hikayesi üzerinden, özgürlüğün ve zincirlenmenin anlamını sorguluyor. Buldok, zincirle kısıtlandığı sürece özgürlüğü ve hiddeti arzularken, zincir koptuğunda karşılaştığı gerçek dünya deneyimleri onu sakinleştirir. Erişilemeyen şeyler, insanlar için daha değerli ve cazip hale gelir. Bu yüzden, zor ulaşılan şeyler bizde daha büyük bir tatmin ve haz yaratır. Mesela evinde istediği kadar çikolata olan bir çocuğun çikolataya olan arzusuyla Haftada veya ayda bir çikolata yiyen bir çocuğun çikolataya olan arzusu aynı değildir. # GÖZYAŞI/1939-Şişli Hizmetçi kadın, Balkan Harbi sırasında düşman tehdidi altında köylerinden kaçarken yaşadığı korkunç deneyimleri anlatır. Dul Ayşe, üç çocuğu ile birlikte yağmur altında kaçarken, atı ve kendisi zayıf düştüğünden çocuklarını birer birer bırakmak zorunda kalır. En son, oğlu Ali'yi sırtında taşıyarak varış noktasına ulaştığında, Ali'nin saatlerdir ölü olduğunu fark eder. Bu olaydan sonra kadın, gözlerinden yaş akmaz hale gelir ve içi tamamen donuklaşır. Bu hikaye, savaşın, zulmün ve göçlerin insan psikolojisi üzerindeki derin ve kalıcı etkilerini gözler önüne serer. Özellikle annelerin çocuklarını kaybetme acısı, onları duygusal olarak donuk ve tepkisiz hale getirebilir. Yaşanan travmalar, insan ruhunda silinmez izler bırakabilir ve bir daha asla eski hale gelinemeyebilir. KEKLİK/1936-Halep Köy zenginlerinden Zülfü Ağa, çocukken kendisini yaraladıktan sonra avcılığa olan tutkusunu ve tek gözle kuş peşinde koşma azmini sürdürür. Bir gün Hacı Zülfü Ağa ile birlikte keklik avına giden anlatıcı, Nazlı adındaki dişi keklikle erkek keklikleri çekmek ve avlamak için hazırlık yapar. Dişi kekliğin çağrısına kapılan erkek keklikler, sırayla avlanırken, dişi keklik bu durumdan zevk alıyormuş gibi görünür. Bu makale aklıma Şeytanın, şeytanlaşmış kadınlarla Erkekleri baştan çıkarmasını ve şeytanlaşmış erkeklerin kadınlara verdiği zararı getirdi. Bediüzzaman Hazretleri insanda üç temel duygunun bulunduğunu söylemiş; hakikatleri görüp, fayda ya da zarar getirecek şeyleri birbirinden ayırma melekesine “kuvve-i akliye”; kin, hiddet, kızgınlık ve atılganlık gibi hislerin kaynağı sayılan güce “kuvve-i gadabiye”; arzu, iştiha ve cismani hazların menşei kabul edilen duyguya da “kuvve-i şeheviye” demiştir. Kuvve-i şeheviyenin, hayâ hissinden tamamen sıyrılarak her türlü cürmü işleyecek kadar kayıtsız kalma şeklindeki ifrat hâlini “fısk u fücur”; helal nimet ve lezzetlere karşı dahi hissiz ve hareketsiz kalma durumunu da “humûd” olarak isimlendirmiştir. Kuvve-i şeheviye açısından istikamet ve itidal üzere bulunarak, meşru dairedeki zevk ve lezzetlere karşı istekli davranmanın yanı sıra, gayr-ı meşru arzu ve iştihalara iradi olarak kapalı kalma tavrını ise “iffet” kelimesiyle ifade etmiştir. Bu zaviyeden iffet, umumi manasıyla, iradenin gücünü kullanarak cismani ve behimi arzuları kontrol altına almak, zinadan ve sefihlikten uzak durmak demektir. İnsanoğlu, günümüzde cinsellikle çok ciddi imtihan olmaktadır. Rabbim hepimizi korusun AKREP/Halep-1936 Mutasarrıf olan eski bir okul arkadaşıyla birlikte yazar, Halep yakınlarında dolaşırken, aşiretlerin yayıldığı bahar çöllerinde yer alan bir kasabaya uğrar. Aşiretlerin ziyafetlerine katıldıktan sonra, şeyh "Ebu Akreb" adında biriyle tanıştırmak için emir verir. Ebu Akreb, çeşitli renk ve büyüklükte akrepler çıkararak bunları vücuduna yerleştirir. Akrepler, sokmak üzereyken durur ve sakinleşir. Bu gösteri sonrasında, Ebu Akreb'in çadırına giderler ve burada birçok küçük akreple karşılaşırlar. Anlatıcı sorar: Bu Allahın belası melon herifi hiç akrep sokmaz mı? Şeyh; bir kere soktu, fakat sokar sokmaz akrep öldü der. KÖPEK/1939-Şişli Osman ve köpeğinin hikayesi, birbirine bağlılık, yalnızlık ve ayrılıkla dolu trajik bir öyküdür. Osman, sokakta başıboş dolaşan bu küçük, sıska, yılgın köpeği bulur ve ona sıcaklıkla yaklaşarak "Kuçukuçu" diyerek seslenir. İkili kısa sürede dost olur ve zorlu bir yaşam mücadelesine birlikte katlanırlar. Osman, köpeğiyle beraber yolculuk yaparken, bir yandan da kağıt çiçekler ve yazılı tabaklar satarak geçimini sağlar. Ancak sonunda, Osman ve köpeği sınırda ayrılmak zorunda kalır; Osman başka bir ülkeye gönderilirken, köpek geride bırakılır ve sınırdaki direğe bağlanır. Osman'ın köpeği terk etmek zorunda kalması, ikisinin de yaşamını derinden etkiler ve köpek, Osman'ın yokluğunda büyük bir hüzne kapılarak gözlerini hayata yumar. Bu hikaye, insana ve hayvana dair bağlılığın, vefanın ve ayrılığın içtenlikle işlendiği dokunaklı bir eserdir. LAVRENS/1936-Halep Hikaye, Lawrence'ın 1929 yılında Suriye'deki Fırat Nehri'nde su miktarını ölçen bir ekiple yaşadığı deneyimleri anlatır. Lawrence, bölgedeki Bedevi aşiretleriyle sık sık görüşüp Arapçayı öğrenirken bir gün, nehir geçişi sırasında bir falcıyla karşılaşır. Falcı, Lawrence'ın döktüğü kanın, yaptığı gazvenin ve saçtığı altının Fırat gibi boşa gittiğini, bir çocuğun ona bela getireceğini ve başını korumasını söyler, parmağıyla alanın çatını işaret eder. Lawrence bu kehaneti gülümseyerek karşılar. Fakat kehanet doğru çıkar. Osmanlı Devleti'nin parçalanmasında önemli bir rol üstlenen casus Lavrens, Londra civarında bir çocuğu ezmemek için motosikletini ağaca çarparak ve kafası alnının ortasından yarılarak 19 Mayıs 1935'te, 46 yaşında ölür. ÇIBAN/1930-Lübnan Anlatıcı, Hadramut'ta bir görevdeyken, bir sinek ısırığı sonucu çıkan habis bir çıbanla karşı karşıya kalır. Çıban, büyüyüp iltihaplanırken, yerel bir cadı kadının yardımıyla tedavi edilir. Cadı, çıbanın iltihap başını bir iplikle hurma dalına bağlar ve on gün boyunca hareket etmeden yatması gerektiğini söyler. Anlatıcı, bu on günü endişe ve sabırla geçirir. Onuncu gün, cadı iğnesiyle çıbanın başını çıkarır ve tedavi tamamlanır. Bu olayın ardından, köyde büyük bir kutlama yapılır ve anlatıcı sağlığına kavuşur. KAÇAK/1938-Şişli Hikaye, Rusya'da esir düşmüş bir askerin, kaçma girişimini ve Sibirya'daki hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra, asker donmuş bir gölde küçük bir kasabaya ulaşır. Kaçmaya karar verir. Yürümeye devam ederken neredeyse ölmektedir. “Üşümeyi, aşağı yukarı hepiniz bilirsiniz; titremek, içi katılmak, buz kesmek. Hayır, asıl üşümek onlar değildir. Üşümek bir nevi yanmaktır. Hiçbir uzumu duymuyordum, ne ellerimi ne ayaklarımı.” Son anda, Noel gecesi Sibirya'da, Alman bir ailenin evinde sıcaklık ve misafirperverlik bulur. Ancak, Rus askerleri tarafından yakalanmamak için şafaktan önce ayrılmak zorunda kalır ve tekrar vahşi doğada hayatta kalma mücadelesine geri döner. GÜNEŞ/1936-Lübnan Hikaye, Şam ile Bağdat arasında seyahat eden bir Osmanlı zabitinin, çölde yaşadığı sıra dışı bir macerayı anlatıyor. Osmanlı zabiti, Emir Sadun’a altın götürmek için, Suudi Arabistan'ın bilinmeyen topraklarında kaybolmuş, çeşitli zorluklarla mücadele etmiş ve nihayetinde bir vaha bulmuştur. Burada, yaşlı bir Emir tarafından düzenlenen görkemli bir ziyafete katılmış ve büyük bir misafirperverlikle karşılanmıştır. Ancak sonunda, tüm bu yaşadıklarının güneş çarpması sonucu hayal olup olmadığı konusunda şüpheye düşmüştür. HÜLLE 1/1935-Halep Hikaye, anlatıcının yaklaşık kırk yıl önce Şam'da yaşadığı tuhaf bir olayı anlatıyor. Genç yaşında, babasıyla birlikte Şam'a giden anlatıcı, bir akşam yabancı bir kadın tarafından bir misafirliğe davet edilir. Daveti kabul eden genç adam, bir dizi dar ve karanlık sokaktan geçerek kadının evine varır. Burada, genç ve güzel bir kadınla karşılaşır. Kadın, anlatıcıdan kendisiyle bir gece için nikah kıymasını ister. Genç adam bu teklifi kabul eder ve kısa bir süre içinde dini usullere uygun olarak nikah kıyılır. Kadın, genç adamdan hemen ardından kendisini boşamasını rica eder ve bu istek de yerine getirilir. Geceyi kadının evinde geçiren genç adam, sabaha karşı sessizce evden ayrılır. Olayın nedeni, kadının kocasının talakı selase ile boşadığı bir kadının yeniden evlenebilmesi için bir başkası ile kısa süreliğine evlenmesi gerektiğidir. İSTANBUL/1938-Şişli Beğenmedim DİŞÇİ Hikaye, bir dişçinin dramatik geçmişini anlatıyor. Eski bir çeteci olan ev sahibi ve diğer misafirler arasında yapılan bir sohbet sırasında, dişçinin aslında bir diş çekicisi olduğu ortaya çıkar. Harp sonrası Suriye'den Anadolu'ya dönerken, açlık ve mecalsizlik içinde üç arkadaşıyla birlikte bir sulak vaha boğazında dinlenmek isterken Bedevi çapulcular tarafından yakalanırlar. Çapulcular, dişlerindeki altın kuronları almak için dişlerini zorla ve acımasızca çekerler. Bu olaydan sonra dişçi, yaşadığı travmanın etkisiyle düşmanlarının sağlam dişlerini çekip çıkararak intikam alır. Boynunda bir gerdanlık şeklinde taşıdığı dişler, onun trajik ve acı dolu geçmişinin bir sembolü haline gelmiştir.
Gurbet HikayeleriRefik Halid Karay · İnkılap Kitabevi · 20231,415 okunma
·
342 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.