Puan vermedi·176 syf.··Beğendi
···Okunma: 06 Eylül 2023 02:14 Wilhelm Jensen’in Gradiva’sı, bir adamın bir kabartmaya duyduğu saplantı gibi görünse de aslında insan zihninin bastırdığı gerçeklerin nasıl hayallere dönüştüğünü anlatan, katmanlı bir metin.
Norbert Hanold’un, antik Roma’dan kalma “yürüyen kız” figürüne olan ilgisi, yüzeyde bir arkeolog merakı gibi duruyor. Ama mesele bundan çok daha derin. Gradiva, onun geçmişinden, bastırdığı duygulardan, unuttuğunu sandığı ama zihninin bir köşesinde iz bırakan anılardan doğan bir yanılsama. Kendi hafızası, arzuları ve korkularıyla o kadar örülü ki Norbert, gerçek bir insanla değil, zihnindeki bir hayalle takıntılı hale geliyor.
Asıl çarpıcı olan ise şu: Norbert’in gözünde Gradiva neyse, hepimizin zihninde de buna benzer figürler var. Gerçeklikten kopmuyoruz belki ama zaman zaman kendi içimizde yarattığımız hikâyelere inanıyoruz. İnsan sadece gördüğüne değil, görmek istediğine de inanıyor.
Norbert’in Pompeii’ye kadar gidip kabartmadaki figürün izini sürmesi, geçmişiyle yüzleşmeden geleceğe yürüyemeyeceğinin bir kanıtı gibi. Gradiva’nın Zoë olduğu ortaya çıktığında ise romanın psikolojik katmanı zirveye ulaşıyor. Norbert’in yaşadığı kırılma, aslında hepimizin gerçeklerle çarpıştığı anları temsil ediyor.
Sanrı ve Düş, bana göre sadece bir aşk veya yanılsama hikâyesi değil. İnsan psikolojisinin, bilinçaltının ve bastırılmış duyguların nasıl gündelik hayatta bile bir gölge gibi peşimizi bırakmadığını gösteren bir eser. Jensen, hayal ve gerçeği o kadar iç içe geçiriyor ki, roman boyunca okur olarak ben bile Norbert’in gördüğü şeylerin sınırını sorgulamak zorunda kalıyorum.
Sonuç olarak, Gradiva insanın sadece dış dünyada değil, kendi zihninde de kaybolabileceğini gösteriyor. Çünkü bazen, en karmaşık labirent insanın kendi aklının içinde kurduğu duvarlardır.