Spoiler içerir!!!!! (En uzun incelemeyi okumaya hazır olun)
10/10
·576 syf.··
Beğendi
·
2025 15. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 22 Mart 2025 22:39
--- "Bir rivayete göre, Hükümdar Timur avuçlarının içinde pıhtılaşmış kanla dünyaya gelmiştir. Kâhinler, bu kanı iki şekilde yorumlamıştır: Ya çok kan dökecektir ya da zamanın hâkimi olacaktır. Ama her hâlükârda girdiği her savaşı kazanacaktır. Bu kâhinlerden en ulusu, babasına doğar doğmaz onu öldürmesini söyler. Aksi hâlde çok kan dökeceğini, dünyanın sonunu getireceğini kesin bir dille rivayet eder. Masum bir bebeğin avucundaki kan, uğursuzluk demektir." Kitap bu efsaneyle başlıyor. Şehrazat, Kadir Tönge adında bir adamla evlenmişti yıllar önce. Kibar, naif bir tarih öğretmeniydi. İlk görüşte aşk değildi belki ama tanıdıkça sindirmişti onu gönlüne. Şehrazat’ın ailesi, Rize’nin köklü ailelerinden biriydi. Bu evliliğe karşı çıkmış, onu kendilerine uygun gördükleri başka bir damat adayıyla evlendirmek istemişlerdi. Fakat Şehrazat bir an bile düşünmeden gönlünün sevdiğine kaçmıştı. Yıllarca bundan pişmanlık duymadı. Kadir’le adeta bulutların üzerindeydi. Bir kızları olmuştu. Kadir öğretmenliğe devam ederken o, büyük bir hevesle kızıyla oynuyor, şarkılar söylüyor, akşamları eşiyle gülüp eğleniyordu. Sevginin kopmaz bağıyla ailesine daha da bağlanıyordu. Sonra birdenbire, ne olduğunu anlamadan her şey değişti. Kadir içmeye başladı. O şeyi ağzına sürdüğünde içinden çıkan kişi, Şehrazat’ın sevdiği, tanıdığı adamdan tamamen farklıydı. Söz vermişti içmeyeceğine ama her defasında devam etti. Sorunlar büyüdü. Kızı Güldeste’ye dokunmasına asla izin vermezdi Şehrazat, ama kendi üzerinde ne hükmü vardı ne de gücü. Yüzüne bir darbe yerdi. Ertesi gün Kadir ağlayarak ayaklarına kapanıp özür dilediğinde, sessizce kabul ederdi. Kolları morarırdı. Ertesi gün Kadir yine ağlayarak özür dilediğinde sessizce kabul ederdi. Dudağı patlardı. Yine özrü kabul ederdi. Severdi kocasını. Bazen içmeye gitmesin, sevdiği adam olarak kalsın diye heybetli bedenini gövdesine saklar, bir yere gitmesine izin vermezdi. Sevgiyle iyileştirmeye çalışırdı. Hatırlamadan, bilmeden yaptığı şeylerin üzüntüsünü gözlerinde yakalar, kendine ayrı, ona ayrı üzülürdü. İnsanın ismi kaderidir, derler. Onunki de öyleydi. Ölümünü geciktirmek için sevdiği adama Binbir Gece Masalları anlatan Şehrazat… Sevdiği adamın bir canavara dönüşmemesi için onu gecelerce koynunda saklayan Şehrazat… Yine böyle gecelerin birinde, hamile olan eşini dövdü Kadir Tönge. Ertesi sabah kızının çığlığıyla uyandı. Şehrazat, erken doğum yaptı. Bir oğlan çocuğu doğurdu ve öldü. Oğlunu hastalıklı bir zihne sahip olan kocasına değil de 15 yaşındaki kızıne emanet ederek gözlerini yumdu. Kadir Tönge, oğlunun adını Timur koydu. Çünkü onun da ellerinde kan pıhtısı vardı. O andan sonra, eşinin katilini oğlu olarak gördü. "Timur..." diye mırıldandı. "Adı Timur." Ellerinde kanla doğan… Ya kana bulayacak ya da zamana hükmedecek olan… Güldeste, annesinin emanet ettiği kardeşine hem annelik hem babalık yaptı. Elinden geldiğince onu babasından korumaya çalıştı. Oğlu gibi gördüğü erkek kardeşiydi Timur. Hem okuyordu hem de kardeşine bakıyordu. Kapı komşuları Ayşe Nine bazen Timur’a göz kulak olurdu. Onun torunu Adem ise Güldeste’ye aşıktı. Güldeste de Adem’e karşı boş değildi. Bir şekilde evlendiler. Babası, bu evliliğe tabii ki rıza göstermedi. Zaten gece gündüz içiyordu. Güldeste, iş görüşmesine giden kocasına bir sürpriz hazırlamıştı. O gün hamile olduğunu söyleyecekti. Ama babası, tekrar Timur’u eve almış ve onu hırpalıyordu. Çıkan arbedede Güldeste, kardeşini korumaya çalışırken babası tarafından merdivenden itildi. Ve maalesef bebeğiyle birlikte hayatını kaybetti. Sessiz bir çocuk olan Timur… Doğarken bile ağlamamış olan Timur… O gün avazı çıktığı kadar ağladı. İlk ve son kez. Çünkü ablasını, annesini, her şeyini kaybetmişti. Adem ise yeni kavuştuğu, dokunmaya kıyamadığı Güldeste’sini kaybetmişti… Bu bölüm beni en çok etkileyen bölümlerden biriydi. Hikâyesi yarım kalan birçok kitap karakteri oldu. Sonlarının haksız yere geldiğini düşündüğüm karakterler oldu. Ama hiçbirine Güldeste ve Adem kadar üzülmedim. Kimseye, Güldeste’ye ağladığım kadar ağlamadım. İsmini duymak bile beni hüzünlendiriyor. Gökçen kitabında tanıdığımız, hep sessiz, sakin, gizemli olarak gördüğümüz Timur’un geçmişi böyleydi. Okuyucular için her zaman merak konusu olmuştu. Ve yazar, ona bir kitap yazmakla en doğru kararı verdi. Timur Tönge… Özel Kuvvetler’den Üsteğmen Timur Tönge. Ona alışılmışın dışında bir görev verildi. Kendisi normalde böyle ince işlerle ilgilenmezdi. O, sert bir adamdı. Çatışmayı severdi. Ama bu görev için kaybedecek hiçbir şeyi olmayan biri lazımdı. Timur, kaybedeceği kimse olmadığı için bu göreve seçildi. Ve burada Ahuzar ile tanıştı… Ahuzar Soykamer Kendini şöyle anlatıyor: "Ben Ahuzar… Annemin en büyük sırrıydım. Bilinmeyen, yok sayılan… Doğduğum andan itibaren saklanan, utanılan, hor görülen… Annem tarafından itilip kakılan, en sonunda ise küçük kız kardeşimle birlikte soğuk bir müştemilata terk edilen bir çocuktum. Babam İlyas Soykamer bir seyisti. Sessiz, kendi hâlinde bir adamdı. Büyük bir at çiftliğinde çalışıyordu. Çiftliğin en arkasındaki küçük müştemilatta yaşardık. Babam, çiftlik sahibinin en güvendiği adamdı. Saatlerce, hatta günlerce atların yanından ayrılmazdı. Onlarla konuşur, şefkatle saçlarını ve tüylerini tarardı. Öfkeli olanları, içindeki dinginlikle sakinleştirir, gözlerine her zaman derin bir tebessümle bakardı. Elini hepsinin alnının ortasına yerleştirir ve sanki görünmez bir bağ kurar gibi dakikalarca öylece beklerdi. Onu atlarla izlemek, benim için en güzel çizgi filmdi. Yine atlarla ilgilendiği, birkaç adım ötedeki evine uğramaya ancak iki günün sonunda fırsat bulduğu bir gün… Karşısında onu karşılayan eşi olmamıştı. Sadece iki küçük kızı vardı. Karısı evde yoktu. İlyas Soykamer terk edilmişti. Ben Ahuzar… Annemin ‘Size çikolata almaya gidiyorum’ diyerek kırk günlük kardeşimi kucağıma bıraktığı, arkasına bile bakmadan gidişini izleyen… O terk edilişten sonra babasının yıkılışına şahitlik eden… Yetmezmiş gibi, babasının yaşadığı kederle yakalandığı kanser illetinin onu nasıl tükettiğini gören… Sonunda da küflü bir kanepede, cildindeki yaralarla acılar içinde son nefesini verişini çaresizce izleyen Ahuzar…" Ahuzar, savaş muhabiriydi. Kendi elleriyle büyüttüğü bir kız kardeşi vardı. Annesi tarafından terk edilmiş bir kadındı. Ancak savaş muhabirliği, Beyrut’taki o büyük patlamaya kadar sürdü. O patlamada ağır yaralar aldı. Bedenindeki yaralar zamanla iyileşti belki ama ruhundaki hasarlar hâlâ duruyordu. Cesaretini kaybetmişti. Savaş muhabirliğini bırakıp bir radyo departmanında işe başladı. Ama bu süre boyunca başına musallat olan bir bela vardı: Kenan Kralşan. Kenan Kralşan Otuzlu yaşlarının ortalarında, uzun boylu, kaslı, siyah saçlı ve esmer tenli bir adamdı. Onu dışarıdan gören herhangi bir kadın, ilk bakışta etkilenebilirdi. Türkiye’de cemiyet hayatının önde gelen isimleri, iş insanları, gazeteciler… Hepsi onu tanırdı. Kralşan Holding’in sahibi, büyük iş adamı Mahir Kralşan’ın tek varisiydi. Ülke ekonomisine yön veren sayılı güçlerden biriydi. Ancak işin iç yüzünü bilenler çok azdı. Ya da bilenler de susmayı tercih ediyordu. Kralşan ailesi, ülkenin tüm kirli işlerini elinde tutan adamlardı. Kara para aklama, silah ve insan kaçakçılığı, cinayet, uyuşturucu… Daha niceleri. Ülkedeki her yasa dışı iş onların bilgisi ve izni olmadan yapılamazdı. Derin mafyanın ipleri onların elindeydi. Baba Mahir Kralşan, bu krallığı kurmuş, son yıllarda ise tahtını oğluna devretmişti. Ve Ahuzar’ın annesi, onları terk ettikten sonra Mahir Kralşan ile evlenmişti. Ahuzar, araştırmacı kimliğiyle yaptığı bir haber sırasında Ortadoğu’da yapılan bir silah sevkiyatında Kralşan ismine rastlamıştı. İpin ucu hep Mahir Kralşan’a çıkıyordu. Bu yüzden elindeki dosyayı bir başka muhabire devretmek istemişti. Yaklaşmayı asla istemediği bir soyadına denk gelmişti. Hele de o kadın işin içindeyse… Ama bir gece aniden kapısı çalındı. Kapıda Kenan Kralşan vardı. Ve söylediği tek bir cümle, başından aşağı kaynar sular dökmeye yetmişti: "Sonunda seninle tanıştık, cici kardeş." Kenan, uluslararası bir meclisin üyesiydi. Bu meclise girmek isteyenlerin tek bir amacı vardı: Daha fazla güç. Meclistekilerin ise tek bir görevi: Yeni bir kimyasal silahı korumak. Bu, sıradan bir silah değildi. Suya veya havaya karıştığında, dünyadaki nüfusun yarısını yok edebilecek kadar ölümcüldü. Bir bombayla birleştiğinde ise devasa bir ülkeyi radyasyona boğacak kadar tehlikeliydi. Her beş yılda bir, silah farklı bir bölgeye saklanırdı. Onun yerini sadece en son koruyucu olan kişi bilirdi. Ve meclisin kurallarından biri şuydu: "Bu silahı koruyan kişi, en kıymet verdiği birini kefil olarak sunmalıydı." İhanet ederse, silahı kullanırsa, satarsa ya da yakalanırsa, meclis onu öldürmeden önce, o kişi kendi kefilini öldürmek zorundaydı. Hayatta kalmasının bedeli buydu. Ve Kenan Kralşan, bu kefil olarak Ahuzar’ı sunmuştu. Kenan Kralşan, her sene yanına adam seçmek için kafes dövüşleri düzenliyordu. Ve o yıl dövüşe katılan biri vardı: Tulpar. Tulpar, yani Timur. Kenan’ı devirmek için bu dövüşe katılmıştı. Ve maçı kazanarak Kenan’ın adamlarından biri olmayı başarmıştı. Ancak Ahuzar, onu gördüğünde bir şey fark etti. Bu adamı tanıyordu. O, Beyrut’taki patlamada ona siper olan Türk askeriydi. O bir askerdi, görevdeydi. O bir Türk askeriydi. Ve bu yüzden, ona hiçbir şey sorgulamadan güvendi. Timur, Ahuzar için Kralşan’dan kurtulmanın biletiydi. Çıkış yolu, mucizesi, umudu… Her şeyi. Ancak Timur, kolay kolay teslim olan biri değildi. Ahuzar’ın ona duyduğu güven ve teslimiyet karşısında bocaladı. Ama zamanla, her şey kafasında yerine oturduğunda, Ahuzar’a hak verdi. Ve böyle başladı hikâye. Felek onu bir gözleri Ahu' ya zebun edecekti. Kitap, başından sonuna kadar beni içine çeken bir hikâyeye sahipti. Timur’un çocukluğuna yapılan flashbackler, Güldeste ve Adem’in aşkı… Özellikle Güldeste’nin hikâyesi beni derinden yaraladı. Bu kitap, sadece bir aksiyon veya aşk hikâyesi değil. Aynı zamanda travmaların, geçmişin, pişmanlıkların ve kaderin insan hayatına nasıl yön verdiğini anlatan, etkileyici bir roman. Ve son sayfayı kapattığımda tek düşündüğüm şey şu oldu: "Keşke Güldeste'nin hikâyesi yarım kalmasaydı…"
1000Kitap
Bülbül Kapanı ILoresima · Ephesus Yayınları · 20243,698 okunma
··
4 +1'leme
·
3.230 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Çok güzel bir inceleme olmuş 🌸
Nurcanꨄ︎
Gönderi Sahibi
Teşekkürler 🙏😘