“Bu kalın kitabın belli bir sayfasına geldiğimde babam artık yaşamıyor olacaktı.”
***
Kitabın az sayfalı olması ve yalın bir üslubu olması dolayısıyla başladığım gün bitireceğimi düşünmüştüm. “Nedir ki 70 sayfa okurum” diyerek başladığım kitap; her açışımda gözlerim dolarak kapattığım, farkında olmadan bi köşeye atıp okuyor olduğumu bile unuttuğum bir yüzleşme metnine dönüştü. Oysa dili kolay ve anlatılanlar bir babanın günlük yaşantısından ibaretti. Ve neredeyse hiç duygusallığa, soyut anlatılara yer yoktu. Kitabın trajedisi tam buradaydı belki de; hayatını gündelik mücadeleyle, sığlık ve aynılıkla geçiren bir insanın, “baba” rolüyle evladının zihninde acılarıyla korkularıyla bir hikaye kazanması.
Anlatıcı kendisini yetiştirmiş, entelektüel birikimini sağlamış biri. Benzer kültürel birikime sahip bir ailenin oğluyla evlendikten sonra da ailesiyle farklı dünyalarda yaşıyor hale geliyor. Babasının bu dünyaya bakışını da şu cümle özetliyor: ”Belki de en büyük gururu, hatta varoluşunun sebebi: Onu hor gören dünyaya ait olmam.” Bu tür bir anlatımla, baba kızın uç dünyalarına hem babanın hem hem evladın gözüyle bakabiliyoruz ve böyle bakınca en gündelik diyaloglarda en derin acıların, korkuların, endişelerin yattığını görüyoruz aslında. Kitabın zorluğu da buradaydı diyebilirim.
Son olarak “Anlatsalar roman olur” denilemeyecek hiçbir hayatın olmadığını, hayattaki rollerimizin her bir zihinde farklı romanlar olarak bizi vâr ettiğini düşündürdü bu kitap. Okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum, duygusal yüküne hazır olmanızı tembihleyerek…