kafanda öldürmediğin insanın cesedi toprağın altına girse de kalbi göğüs kafesinde atmaya devam eder. sesi, yüzü, kokusu, dokunuşu, enerjisi… anılarında soluklanır her biri. bir yere gidersin; önceden onu gördüğün bir yerdir orası, tam o köşede yaşamaya devam eder ruhu işte. aklında oynatıp durursun tam orada söylediklerini, o kaldırımda yürüyüşünü, eğilip bakmışsa açısını; yüz idafesini hatırlarsın, ses tonunu hatırlarsın, saçlarına değen rüzgârı… saat kaçtı onu bile hatırlarsın. mümkün kılmaz hayat birini öylece unutmayı, öldürmez çünkü dünya, ölen insanın hatırasını.
bir şarkı bir yerden tanıdık geliyordu, bir rüzgar esiyordu, aynı parfüm ciğerlerine doluyordu, çok sevdiğini bildiğin bir yemek bir masada önüne konuyordu ya da hep aynı köşeden dönerken bakıyordun işte oralara bir yerlere, belki yürüyordur aynı kaldırımda diye. tabutunu görmüş olman bir şeyi değiştirmiyordu. insanın aklı yaşamayı ölene kadar kavrayamadığı gibi, ölümü de yaşarken anlamıyordu işte.
nasıl akıyordu trafik hiçbir şey olmamış gibi? nasıl bir cürretti bu güneşteki, nasıl doğabilirdi? hep karanlıkta bıraksa olmaz mıydı gökyüzü bizi de anılarımızı da, bizi de gözümüze dolan yaşları da, bizi de aklımızı çıkaran ama aklımızdan çıkmayan o yüzleri de… bizi bıraksa olmuyor muydu şöyle karanlık bir köşede? sonra devam edebilirdi işte her şey. sonra akabilirdi trafik, doğabilirdi güneş, kahkahalar atılabilirdi kaldırımlarından yürüyüp geçtiğimiz kafelerin içinde.
“bak, onu aldım,” diyordu dünya uçsuz bucaksız gökyüzünü yüzümüze dikerken. “ama sen kalacaksın. öyle bir kalacaksın ki hem de, bu uçan kuşlar, bu el ele tutuşmuş parkta koşturan çocuklar, bu renkli balonlar rahatsız edecek seni. bu güzel havalar dokunacak sana, bir şey yemeye ihtiyaç duymak, yataktan kalkıp yüzünü yıkamak zorunda kalmak hep rahatsız edecek seni. onu aldım, sen yaşayacaksın ve böyle yaşamak dokunacak kanına.”
sonra bir gün geliyordu işte. geçiyordu hepsi. unutuyordun biraz biraz, en azından yaşayacak kadar. iki lokma bir şey yiyip dışarı çıkacak kadar. sevecek kadar birini, unutuyordun. değil kalbine, kemiğine kazınmış bir kesik oluyordu bu senin; mezarda bile yanından ayırmıyordun. teninin altındaydı, saramıyordun. acıtıyordu, acıyan neresi diye sorana gösteremiyordun.
birini kaybetmek böyle bir şeydi işte.
ve sadece ölümle kaybedilmiyordu insanlar.