Bu kitabı sevgili Dr. Defne Çizakça’nın “Büyülü Gerçekçilik ve Fantastik Edebiyat” söyleşi yayınında ( Kitap Simyacıları Kulübü ) tavsiye etmesi ve çok sevdiğini dile getirmesi üzerine okumaya başladım. 1920 İngiltere’sini yansıttığını öğrenince, Türkçesine başlarken İngilizcesini de temin edip paralel okumaya karar verdim. Çift dilli okuma bana her zaman çok şey katıyor; hem dilsel tat hem de bağlamı iki dilden kavramak anlamında oldukça besleyici bir yöntem. Bu okumada da aynı yöntemi uyguladım ama sanırım bu sefer, bu bile bana yetmedi. Belki de Defne Hanım önerdiği için—ki kendisinin Melankolik Cinler Kılavuzu’nu çok severek ve hayranlıkla okumuştum, hatta bana kalırsa bu roman önerisinden çok daha güçlü bir metin—beklentim fazlaydı. Normalde bu tarz hafif kurgular elimde erir, kişisel yoğunluğumdan bağımsız söylüyorum bunu, ama bu kitabı gerçekten kendimi zorlayarak, bir süreliğine bırakıp sonra tekrar başlayarak, ittire ittire bitirdim. Yazarın mesajlarını örtük ve eksiltili şekilde vermesi mi beni rahatsız etti, yoksa dönemin atmosferini bir türlü içine çekememek mi, emin olamıyorum.
Sylvia Townsend Warner, daha önce hiç okumadığım ve ülkemizde de fazla tanınmayan bir yazar. Türkçeye yalnızca bu kitabı çevrilmiş bildiğim kadarıyla. Dolayısıyla yazarı keşfetmek açısından heyecanlıydım. Kitabın ilk sayfalarında tanıdığımız Lolly (Laura Willowes) karakteri, uzun yıllar boyunca ailesiyle yaşayıp kendi alanını oluşturamayan, ama içten içe bağımsızlık isteğiyle yanan bir kadın. Ailesinin ona biçtiği “sevimli, sessiz, zararsız teyze” rolünü dışarıdan bozmadan ama içten içe sorgulayarak yaşıyor. Bu sorgulama hâli ve sonunda kendine ait bir yaşam kurma çabası bende başta merak uyandırdı. Bu noktaya kadar anlatımın yavaşlığı beni çok rahatsız etmedi çünkü karakterin sıkışmışlığı, geç gelen kırılma hâli anlatıya sinmişti. Ama hikâyenin ikinci yarısında işler bambaşka bir yöne sapıyor. Doğayla olan bağ, taşraya yerleşme arzusu, kendiyle kalma ihtiyacı derken, bir anda bambaşka bir katmana geçiyoruz. Cadılıkla ilgili metaforlar, doğaüstü izler, iç seslerin uğultusu… Bütün bunlar ortaya çıkınca hikâyenin rotası da, tonu da kayıyor. (Büyülü Gerçekçilik Alarm 1)
Kitap, baştan beri “başka bir şey olacakmış” gibi bir hava veriyor aslında. Sanki toprağın altından gelen bir kıpırtı gibi, bir şeyin yaklaşmakta olduğunu hissediyorsunuz. Fakat o şey geldiğinde tam anlamlandıramıyorsunuz. Çünkü olaylar ya da karakterler sizi oraya hazırlamıyor. Ne tam bir düşsel gerçeklik hâli var ne de sağlam bir karakter dönüşüm çizgisi. Daha çok, dış dünyadan iç dünyaya doğru ani bir savrulma yaşanıyor ve okuyucu olarak siz de bu savrulmada kendinizi epey yalnız hissediyorsunuz. Cadılıkla ilgili öğelerin özenle işlenmiş olduğunu düşünenler olabilir ama bana kalırsa doğayla kurulan bağın bu kadar kolayca mistik bir kimliğe evrilmesi biraz yüzeysel. Doğayı, yürümeyi, bitkilerle ilgilenmeyi seven bir kadının “cadı” olmasının ipuçlarıymış gibi gösterilmesi bana fazlasıyla indirgemeci geldi. (Büyülü Gerçekçilik Alarmı 2)
Yine de Warner’ın dili yer yer çok etkileyici. Özellikle doğa betimlemelerinde, İngiliz kırlarının ruhunu yakalayan, pastoral ama tekinsiz bir tını var. Gündüzleri sakin, gece olunca yutucu bir yalnızlık barındıran kır manzaraları, karakterin iç dünyasıyla örtüşüyor. Bazı sayfalarda, bir ağacın gölgesinden sarkan düşüncelerle, kurumuş yaprakların arasından süzülen bir iç sesle karşı karşıya kalıyorsunuz. Bu anlamda, kitabın atmosferi başarılı ama bu atmosferin içine yerleştirilen dönüşüm hikâyesi yeterince kuvvetli değil.
Kadının kendi alanını yaratma çabası, toplumsal rollerin dışına taşma arzusu, elbette kıymetli temalar. Warner’ın bunu 1920’lerde kaleme almış olması da ayrıca takdir edilesi. Ancak bu temaların taşıyıcısı olan olay örgüsü, sanki yazarın zihninde çok güçlü ama sayfaya döküldüğünde epey eksik kalmış. Romanı bitirdiğimde, Lolly’nin yaşadığı şeyin bir aydınlanma mı, bir kaçış mı yoksa bir kırılma mı olduğuna karar veremedim. Belki yazarın da vermek istediği net bir cevap yoktu; ama bir okuyucu olarak ben, içinden geçtiğim yolculukta daha fazlasını bekledim.
Kitabın en güçlü yönü, belki de tam olarak bu belirsizlik: Bir şey olacakmış hissiyle ilerleyen ama ne olacağını hiçbir zaman tam söylemeyen bir anlatım. Ama bu belirsizlik, okuma deneyimini büyüleyici kılmaktan çok yorucu hale getirdi benim için. Elbette her kitap bizi sarıp sarmalamak zorunda değil. Bazıları bizi kendi ritmimizden çıkarır, başka bir zamana, başka bir anlatım şekline maruz bırakır. Lolly Willowes tam olarak böyle bir kitap. Ve belki de bu yüzden, tam olarak sevdim ya da sevemedim diyemiyorum. Beğeni ve beklentiler noktasında ikilemde kaldığım şeyler okumak rahatsız ediyor beni. Kim bilir belki doğru zamanda veya doğru ruh halinde karşılamadım kitabı.
Puanım 6/10
Son bir mesaj:
Belki de kırılan bir anahtar, başka bir kapının açılmasını sağlayan olur.
Defne Çizakça Hanıma sevgilerimle 🩷