·519 syf.··Beğendi
···Okunma: 07 Haziran 2023 19:46 Kitabın kendinden önce yazarı hakkında bilmemiz gereken birkaç husus
bulunmaktadır; yazar bir kelamcı yahut felsefeci değil bir tıp doktorudur. Lakin
bu alanda bir kitap yazmasının hatta alanda yeni bir ispat yöntemi sunduğunu
iddia eden bir sistem kitabı yazmasının nedeni; kendi kişisel inanç yolculuğunda
İslam’a girişinde takriben bu yöntemi kullanmış olmasıdır. Kitabın arka
planında böyle bir olgu olmakla beraber yazar, yaşantısına, bu sürecine kitapta
kesinlikle değinmemiş “fikir pazarında tek geçerli akçe delildir” diyerek
kendisini Müslüman yapan delilleri ve bakış açısını sistemli ve kapalı devre bir
ispat yöntemi kurarak akademik bir yöntemle anlatmıştır. Kitap evet akademik
bir eser lakin dili, Müslüman olması ve bir akademinin içinde yazma-yayınlama
durumunda olmaması hasebiyle, ilk cümlesinin besmele, hamt, salat, son
cümlesinin dua ile bitmesi, peygambere ve ashabına saygı ifadeleri gibi
akademide kabul görmeyen bir şekildedir.
Eserin hitap ettiği kitle sadece akademi değil halk da olduğu ve hususen
gayrimüslimler de olduğu için yazar kaynak kullanımında kendisine bazı
kısıtlamalar getirmiştir. Söylediklerine delil getirirken kullandığı kaynaklar
oryantalistlerin eserleridir. Lakin Müslüman olanlardan ve "denildiğine göre..."
gibi ifadelerle yazanlardan alıntılama yapmamıştır, okuyucunun kolay erişimini
de düşünerek mümkün mertebe Türkçeye çevirisi olan eserleri kullanmıştır.
Yazar İslam düşmanlığı yapan oryantalistlerin eserlerini kullanarak onların ilmi
değerlerinin yüksekliğini göstermek amacıyla değil "düşmanın itirafı"
mahiyetinde kullandığını belirtmektedir. Eserde anlatılan haber inşasında
kullanılan ana kaynak Kuran-ı Kerim'dir. Lakin Kuran'ı kaynak olarak
kullanabilmek için öncesinde bir Müslüman değil tarihçi gözüyle metin
incelemesi, haber değerlendirmesi yaparak Kuran'ın güvenilirliğini, otantikliğini
koruduğunu ispatlamıştır.
Eserin içindekileri üstünkörü geçilmeyip detaylıca verilerek kitabı okumaya
başlamadan önce ne okunacağı bilinerek, bir sürprizle karşılaşmadan
ilerlenmesi sağlamaktadır.
Eserin yazılış gayesi; Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın nübüvvetini ispat
etmektir. Fakat burada kelamda olduğu gibi önce Allah’ın ispatı sonra
peygamberliğin ispatı şeklinde bir kurgu bulunmamakta. Müellif kullandığı
“haber inşası” ispatıyla Nebi’yi ispatladığında zaten O’nun getirmiş olduğu
haberin içeriği yani Allah, ahiret, melek ve küllüsünün kabul edilmek
durumunda olduğunu düşünmektedir. Bu ispat sıralamasıyla ben ilk kez
karşılaşmaktayım, kendi içinde gayet mantıklı, tutarlı görünmekte lakin bir
gayrimüslim olarak okusaydım bana bu sıralama ne kadar hitap ederdi, hatta
ateist olarak Tanrı ispatında yol katetmeden nebi ispatını okur muydum
bilemiyorum. Yine de sistemini kusursuzca kurmuş olması ve yenilik getirmesi
açısından yazarın bu konuda ilerleyen süreçlerde adının anılması gerektiğini
düşünmekteyim.
Eserin genel olarak kurgusu, iddiası şu şekildedir;
Muhammed diye biri vahiy aldığına dair bir haberle geldi. Bu habere nasıl
yaklaşılabilir:
a-) Peygamberdir
b-) Yalancıdır
c-) Delidir
Müellif delillendirmelerle b ve c maddelerinin yanlışlığını, a maddesinin
doğruluğunu ispatladığını iddia etmektedir. Özellikle bu haberi değerlendirirken
şu soruyu sormakta: “Sahabeyi Müslüman yapan deliller neydi?” bu soruyu
zihninde üst başlık olarak tutarak delillendirmelerini anlatmaktadır.
Burada da ispat metodu olan “haber inşası”nda iddia ettiği gibi “ikincil delil”
dediği delillendirmesi de orijinallik iddiasıyla anlatılmakta. Burada gelen haberi
yorumlarken kullandığı metotlardan “İkincil Delil Mantığı”nın aslında bir nevi
alt metin okuma olduğunu da belirtmektedir. Burada aslında tüm tarihi
kaynakları okurken kullanılan yöntemin Kuran için de kullanıldığını ve
kullanılması gerektiğini örnekler üzerinden görüyoruz. Kısaca, Kuran’ın
anlattıklarının alt metnine baktığımızda gerçek hayatla uyuştuğunu,
yalanlanamayacağını görüyoruz. İkincisi “Sahabenin Tarihi Kaynaklığı”dır.
Burada Nebi’nin yalan söylemediğini sahabenin fedakarlıklarını da göz önünde
bulundurarak eğer bir yalan görmüş olsalardı O’nun yanından dağılacaklarını
anlatmakta, bu da b ve c seçeneklerini geçersiz kılmaktadır. Üçüncüsü “Mekke
Müşriklerinin Sessizliği” burada eğer Nebi’nin getirdiği bir haberde bir
yanlışlık bir yalan olsaydı onların, bunları dile getirmesi ve buradan saldırması
gerekmekte olduğu lakin Kuran’a baktığımızda bir diyalog içerisinde onlara
anlatılar sunduğunu, onlara cevap verdiğini görmemize karşın müşriklerden bir
yalanlama çıkamamaktadır.
Kitapta haber delili özümsetildikten sonra “Muhammed bir haberle geldi, nasıl
değerlendirip tepki vereceğiz?” sorusuna cevap olarak b ve c ihtimallerinin
yanlışlığını göstermek için iki delil daha ortaya koymaktadır; Samimiyet
Delilleri ve Fetanet Delilleri.
Hz. Peygamberin farkında olarak yalancı olduğu yani b’yi çürüten iddia,
Samimiyet Delilleri olarak isimlendirilmiş, Peygamberin iddiasının farkında
olduğu ve bu iddiasının doğru olduğunu birçok örnekle kanıtlamaktadır.
Hz. Peygamberin farkında olmadan yalan söylediği yani c seçeneğinin
yanlışlığını ortaya koyan delil ise “Fetanet Delilleri”dir. Burada Peygamberin
bu denli büyük ve çok yönlü başarılarının delilikle açıklanamayacağını
göstermektedir. Bu delil açıklanırken daha önce benim rastlamadığım bir
şekilde “Mucize İspatı” da çıkarılmıştır, şöyle ki, Nebi’nin hem kişisel şartları
hem toplumunun şartları bu şekilde bir başarıyı beklenmedik kılmaktadır, o
zaman bunlar Nebi’nin bizzat şahsından olması doğal süreçte imkânsız
olduğuna göre burada tanrısal bir müdahale, yardım bulunmalıdır ki zaten
Nebi’nin iddiası da tam olarak bu idi. Kısaca şartları da göz önünde
bulundurursak bizi aciz bırakan bir mucize ile yüz yüze gelmiş oluyoruz.
Tüm bunları anlattıktan sonra zaten özel olarak da “Mucize Delilleri”
başlığında mucizeleri ve hususen de “Rum Suresi Mucizesi” başlığı ile de bu
konuyu işlenmektedir.
Müellif, eseri bitirdikten sonra hem Müslüman olan hem olmayan kişilere sert
eleştirileri için birçok farklı kişiye göndererek geri dönütleri de cevaplamış ve
hatta bizim İslam geleneğimizdeki gibi muhataptan gelmemiş olan bir itirazı
düşünüp onları da cevaplamıştır. Dolayısıyla yazar bir nübüvveti reddeden bir
nübüvveti delillendiren konumuna geçerek bu şekilde ikili bir anlatıcı diliyle
yazmıştır.
Tüm bunları anlatırken yazarın metafizik değil bizzat müşahade ettiğimiz bu
fiziki dünyada kalarak anlatıp ispatlıyor olması gerçekten takdire şayan. Bu
sayede ateist olan okuyucuya da gerçekten hitap edebilmektedir. Bu durum
kelami tartışmaların hala güncel ve günümüz insanına da bir şeyler
söyleyebileceğinin bir örneğidir.
Son bir değerlendirme olarak eser amacını hakikaten gerçekleştirmiş görünüyor
yani; kapalı devre tutarlı bir nübüvvet ispatı yapmaktadır. Bu ispatı yaparken
kurguladığı “haber metodu”nun ve yorum metotlarının özellikle “ikincil delil
mantığı”nın orijinal olduğunu söylemekle berber aslında bunların
Müslümanlar’ın zaten bilinçaltı olarak kullandığını, kendisinin sıfırdan yeni bir
şey ortay koymaktan ziyade mevcut olan delilleri sistemli bir şekilde bir araya
getirerek anlamlı bir kompozisyon kurduğunu da ifade etmektedir. Asıl
orijinalliği kullandığı verilerin şimdiye kadar farklı konuları ispatlamak için
kullanılmış olması yani yazar aynı verileri tamamen farklı bir bağlamda farklı
bir konunun ispatı için delil olarak kullanmaktadır. Sadece kitabın hitap
kitlesinde akademinin yanında halk ve özellikle gayrimüslimler de olduğu için
benim aklıma şu soru takıldı ki eserin başında yazarın kendi de bir cümleyle
değinmiş ve bunu aşmak için ön bilgilendirmeler de yapmaya çalıştığını
söylemektedir, şöyle ki; okuyucu eğer Kuran tarihi, hadis tarihi, İslam tarihi ve
bunların usullerini bilmeden bu alanda karşılaştığı ilk kitap bu olursa şayet, okur
için ne kadar verimli ve tam olarak anlamlı olacaktır, diye beni düşündürdü.
Esere bu açıdan bakıldığında ilk karşılaşma için fazla yoğun da gelebilir lakin
bir taraftan burayı bir ilk adım olarak aldığında diğer alan okumalarına
yönlendiren bir görev de görebilir. Dediğim gibi yazar mümkün mertebe
bilgilendirme yapmaya, örnekleri birden fazla vererek ve açıklayarak bu
handikabı aşmaya çalışmış ve başarısız olduğunu tam olarak söylemek de
mümkün değil lakin bunu yaparken kitabın hacmi, hazır bulunuşluğu olan bir
okur için fazlaca artırılmış olmakta.
İla nihaye, eser, özgünlük olarak durgun olan Kelam alanına gayet başarılı bir
şekilde giriş yaparak yerini almış olmakta ve ilerleyen zamanlarda da yerini
koruyacağı anlaşılmaktadır.