Puan vermedi·224 syf.··
2025 10. kitabı
Yine Anne Bronte'nin yazdığı Windfell Konağı Kiracısı benim en sevdiğim klasiklerden biri olduğu için bu kitabı çok büyük bir hevesle alıp okudum ama ne yazık ki umduğumu pek bulamadım. Kitabın anlatımı mükemmeldi, Pınar Kür'ün çevirisine de bayıldım. Ama Agnes'ın sürekli mağdura yatmasından bir noktada içim sıkıldı. Kitap zaten mantık evliliğiyle aşk evliliği arasında yapılan karşılaştırmaların çevresinde dönüyor. Bir yandan da mürebbiye olan Agnes'ın yaşadıklarını ve gözlemlerini okuyoruz ama bu kadar işkence çekmesinin temeli çok zayıf kurulmuştu bana göre. Agnes'ın annesi ve babası bir aşk evliliği yapmışlar. Annesi, papaz olan babasını çok severek evlenmiş ve birbirleri için her şeyden vazgeçmişler. Sonra babasının başına gelen çok büyük bir talihsizlik sonucu birikimlerini kaybetmişler ve babası üzüntüden hasta olmuş. Agnes da ailesinin maddi sıkıntılarına biraz olsun yardımcı olabilmek için mürebbiye olmaya karar veriyor ve civarda ne kadar şımarık, salak çocuk varsa hepsinin başına salıyorlar bu kızcağızı. Çocuklarının niteliklerine kör, sağır anne babalar mı dersin; her şeyden mürebbiyeyi sorumlu tutan kalpsiz ve beyinsiz asalaklar mı, her türden insanla karşılaşıyor Agnes böylece. İyi olanlar hariç. Gerçekten, kitaptaki tek düzgün insana da aşık oldu zaten, neden acaba?? Yani tamam annene babana yardımcı olmak istiyorsun ama mürebbiye arayan çocuk mu bitti yani? Kuyuya atılan Hazreti Yusuf'un sabrı bir, bu kızınki iki. Üstelik gerek de yoktu yani bu kadarına. Sanki Brontë, dönemin kadınına biçilen “erdemli acı çekici” rolünü o kadar didaktik sunmak istemiş ki Agnes artık bir karakter değil, bir ahlak dersi broşürüne dönüşmüş gibiydi. Şunu anlamakta güçlük çektim, ilk işinden çıkarıldığı zaman ikinci işini kendi ilanını gazeteye vererek buluyor ve cevaplar da geliyor hani. E abla, kuş ezen potansiyel caniler eğitmek zorunda değilsin, ayrıl oradan gel başka ilana yanıt ver yani. Yok, Agnes sabır taşı olarak bize örnek olacak. Atılan tokada diğer yanağını dönmek üzerine bir kitap yazabilirsin elbette ama kızın yüzüne tükürseler "Tanrı böyle uygun görmüş, bari ağzımı açayım da ağzıma da tükürsünler" modunda olmasına gerek yoktu bence ana karakterin? Üstelik Agnes'ı oldukça kibirli de buldum ben, olduğunu iddia ettiği "Tanrı elçisi" tavırlarına "Anlatsam da anlamazlardı, hepsi maalesef salaktı. Ben de bir gün yüreklerindeki iyiliğin açığa çıkması için Tanrı'ya dua edip İncil okudum" yaklaşımı asla oturmuyordu. Kitabın kaderciliğinden öğk geldi bir noktada. Tamam kanka Tanrı tabii ki yolunu açar elbet ama sen de bi el mi atsan acaba hayatına, hani elden gidiyo da. Favori karakterim Rosalie'ydi. Kraliçe canı sıkıldıkça güzelliğini kullanıp bulduğu bütün erkeklerin canına okudu. O da Agnes'la aynı sistemin çarklarına sıkışmış olabilir ama en azından ömrünü mutlu olacağı şekillerde değerlendirmek konusunda çok kararlıydı. Agnes'ın tavrı, o dönemin kadınlara dayattığı "Acı çek, kıt kanaatle yetin, kocanı sev, onun her şeyi ol, sabırlı olmak erdemdir, Tanrı'ya sığın ve sadece otur bekle" çemberinin bir parçası olmaya dayanıyordu ve Rosalie'nin bunun tam tersi noktasında olması bana inanılmaz bir keyif verdi. Kitapta güya yüzeysel mutluluklarla yetindiği için asla gerçekten mutlu olamayacak bir karakter - ama onun mutlu geçirdiği vakitleri Agnes hem mutsuz hem pasif geçirmedi mi? Evet, kitabın sonunda Ashby Park'ın baroneti olmaktan sıkılmış olabilir ama ben eminim hayatı Agnes kadar iç bunaltıcı geçmeyecek. Bir yolunu bulur, Londra'da, Viyana'da, nereye gitmek istiyorsa orada yoluna bakar, belki yeterince şanslıysa kendini geliştirebilir de. Agnes'a bakıyorum, iyilik meleği olmak bir noktada kıza intihar düşünceleri bile getirdi yani - o sırada Rosalie "Ay bugün kimin kalbini çiğnesem" diye düşünüyordu. Team Rosalie özür dilerim (Kendimi deccal gibi hissediyorum bu yorumu yaparken, ama kendisi bence dönemin ataerkil yapısı içinde kendine alan açmaya çalışan bir kadının en canlı temsillerinden biri olabilir.) Çünkü o, toplumun ondan beklediği namuslu, mütevazı, sade kadın imgesini tamamen reddediyor. Sadece güzelliğiyle değil, karakteriyle de toplumun beklediği kadına bir başkaldırı sergiliyor. Rosalie’nin erkekleri manipüle etmesi (ya da onların dikkatini çekip sonra umursamaması diyelim), bir noktada kadınların da arzularını - örtük de olsa - ifade etmeleri, haz almaları, canları istediğinde ilişki kurmaları ve istemediklerinde vazgeçmelerini gösteren ve kadınların özneliğini güçlendiren davranışlar aslında bakıldığında. Agnes gibi erdemli ama pasif bir kadın modeli yerine, Rosalie sprektrumun diğer ucunda; aktif, oyun kuran, karar veren bir kadındı. Elbette, dönemin kısıtlı koşullarında bu davranışlar onun için istikrarsızlık ya da bir gün boşluk hissi yaratabilir, ama yine de kendi bedenine ve kararlarına sahip çıkması feminist açıdan devrimsel bir boyut değil de nedir? Ve bu başkaldırıyı çatışmalı ya da dramatik bir dille değil, alaycı bir hafiflikle yapıyor bir de. Bu da onu, dramatik kurbanlardan ayıran bir başka feminist özelliği. Ayrıca, feminist teoride önemli bir kavram olan male gaze açısından da Rosalie çok katmanlı bir karakterdi bence. Bir yandan erkeklerin onu bir nesne gibi gördüğü, elde edilecek güzellik olarak konumladığı doğru ama kraliçe bu bakışı da boşa çıkarıyor. Kendisine yöneltilen arzunun farkında ve bu arzuyu kendi gündeminde harika bi şekilde kullanıyor. O yüzden erkekler Rosalie’yi "fethedemiyor", çünkü Rosalie baştan kendi hikayesinin öznesi olmayı seçmiş. Agnes’ı temsil eden erdemli sessizlik modeli ise tarih boyunca kadınlara dayatılan “ideal kadın”ın yansıması. Rosalie ise bu modelin yıkımı. Bu açıdan, Agnes kitap boyunca "iyi kadın" olmanın yüküyle ezilirken, Rosalie “kötü kadın” olmayı göze alarak yaşıyor ve aslında feminist teori de tam da bu ayrımı sorunsallaştırıyor: Neden “kötü” olan aslında daha özgür? Ahlakın özgürlüğe kıyasla daha fazla iç huzuru verdiği somut olaylar da yok değil tabii - ben genel olarak bu kitap için konuşuyorum. Helen'ın mesela diğer kitapta olduğu şekilde "iyi kadın" olmak için oldukça sağlam sebepleri vardı. Çocuğunu koruyordu, ayrılmak istiyor ve somut ve maddi imkansızlıklar yüzünden ayrılamıyordu. Kocasının kendisini aldattığı kadına sertçe tepkiler vermemiş ve ahlakını bozmamış olabilir, ama yine o dönemin koşullarına göre çok cesur hareketlerde de bulundu mesela. Çocuğunun karakterini korumak, alkolik ve sorumsuz bir babadan uzak tutmak için kendini toplumun dışına atmayı seçti ve bu zaten başlı başına dönemin normlarına karşı bir meydan okuma çünkü o yıllarda bir kadının kocasından ayrı yaşaması bile büyük skandal. Helen’ın çektiği acılar onun ahlaki ve annevi bir isyanının bedeli ve bu yüzden, okur olarak onunla empati kurabiliyoruz. Ama Agnes’ta bu yok. Agnes, sadece iyi bir insan olduğu için acı çekiyor ve biz de bunu okuyoruz? Hiçbir şekilde bir amaca yönelmemiş bir sabır, bir tür kendine zulüm haline geliyor ve bu beni küplere bindirdi. Ahlakın şu an senin ne işine yaradı, kendine uygun davranan insanın yaşama hevesi nasıl bu denli kurur? Zaten yani sen niye oralarda kaldın ki? Niye depresyonlara girdin? Babanın son zamanlarına da tanık olamadın - onun için çalışıyordun? Sevdiğin insanları desteklemek için yola çıktın ama onların en ihtiyaç duyduğu anda yanlarında değildin? Burada aslında kitabın trajedisi değil, karakterin seçimlerinin boşluğu var, neye hizmet etti bu çektiğin acılar, ben anlamadım sonuç olarak. Bir noktada kendi pasifliğinin kurbanı oldu. Ayrıca Edward Weston'a olan aşkının karşılık bulmasıyla ödüllendirilmek için resmen HİÇBİR ŞEY yapmadı. Bunun asil kısmı nerede? Adam harekete geçmese bu kız ömür boyu mağdur ve boynu bükük kalıp otururdu. Bir yandan da Agnes’ın karakter olarak çok önemli bir işlevi ortaya çıkıyor bence burada aslında: kendini iyi biri olarak tanımlayıp bir şey yapmayan insanların iç sıkıcılığını ve etkisizliğini temsil ediyor gibi. Yani Agnes, sabra yüklenen o yüce anlamı sorgulatan bir karakter oldu benim için. Hatta iyilik kavramının içini boşaltanlara karşı bir karşı figür gibi desem çok mu ileri gitmiş olurum? Ama yine de kitabın sonunda bir yazar olmasına çok ama çok sevindim çünkü gördüğü şeyleri yazmak, onları birilerine anlatmak onun için bir tür geç anlam kazanma şekli. Okur olarak biz Agnes’ın yaşadıklarının çoğunu boşa çekilmiş acılar olarak görebiliriz ama Bronte karakterini yazıya ulaştırarak ona gecikmiş de olsa bir özne olma fırsatı veriyor. O yüzden bu kitaptan beklediğimi bulamadım ama problem değil, Windfell Konağı Kiracısı sayesinde Anne Bronte'nin katı kaderciliğine karşın bende her zaman bir pass'i olacak. Agnes Grey gibi sorunlu bir karakter bile yazsa, Bronte yine de zamanının ötesinde sorular sormayı bilen bir yazar. Onun kadınlara verdiği alan, onları sadece aşk nesnesi değil özne olarak kurgulama çabası, kaderciliği didaktik bir kabuktan çıkarıp tartışılabilir kılması, bunlar onu hep saygıdeğer kılacak. Pür edebiyat ya, öyle rahatladım ki şunları yazarken anlatamam. 200 sayfa kitapta şu bana yaşattıklarına, düşündürdüklerine bakın.
Agnes GreyAnne Brontë · Can Yayınları · 2024143 okunma
·
167 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.