Çocukluğundan beri denizkızlarına ve denizle ilgili hikayelere tutkun biri olarak denizkızı ve köylü balıkçı hikayesinin beni çok iyi hissettireceğini düşündüm. Maalesef ki yanılmışım Bu eleştirel yanı yüksek bir inceleme olacak.
Öncelikle beğendiğim şeylerden kısaca bahsedip sonra beni çıldırtan kısma geçeceğim.
İlk olarak hikayenin yüksek bir potansiyel ile başladığını söylemeliyim. Yani kurgunun başında “Ay çok romantik ama acıklı mı acıklı bir hikaye okuyacağım ve çok etkileneceğim.” demiştim. Antik bir çağda lanetlenip de bin küsür yıl denizkızı olarak yaşayan genç(?) bir kadının 1976 yılında tekrar topluma karışma çabası bence güçlü bir konuydu.
Hikayenin yine ilk bölümleri güçlü olduğu gibi anlatım açısından da çok hoşuma gitti. Özellikle av sahnesi buram buram Hemingway kokuyordu. Sonradan yazar notunda okuduğum üzere zaten yazar da o kısmı Akıntı Adaları’na bir selam niteliğinde yazmış. Favori kitaplarımdan biri olduğu için bu paralellik beni gülümsetti (artık ne kadar gülümsenebilirse…)
Kitabın çevirisi de bazı anlamlandıramadığım kısımlar hariç (bunlara değineceğim) oldukça iyiydi, okurken keyif verdi.
Şimdi bu kitabın beni ne kadar çıldırttığını anlatmaya nerden başlasam bilemiyorum. Öncelikle, kitap feminist bir anlatı olarak lanse ediliyor ancak bunun tam tersi. Anlatıcı (yazar) da ana karakter David de kadınlar konusunda o kadar iki yüzlüler ki… Bu bağlamda değinmek istediğim ilk konu Priscilla’ya yapılan muamele. Kadın kitap boyunca o kadar aşağılandı ki bir süre sonra okumaya katlanamamaya başladım. Karakterin bir derinliği yok, kendisine sadece mahallenin or*spusu olma görevi verilmiş ve aynı zamanda da kötü biri. Karakterlerimizin başına çorabı bu kadın örüyor. Keşke gerçek bir mantalitesi olan bir kötü karakter olsaydı ama kadının motivasyonu