Matt Haig – Hayat İmkânsız
Kitapta 72 yaşında emekli bir matematik öğretmeni var. Hayatta en çok sevdiği iki kişiyi, hem oğlunu hem eşini kaybetmiş. Hayatının artık çok sessiz ve durağan bir dönemindeyken, uzun zaman önce tanıdığı bir arkadaşından kendisine bir ev miras kaldığını öğreniyor.
Bu ev İbiza’da. Hem bu mirası görmek hem de arkadaşının nasıl ve neden öldüğünü anlamak için yola çıkıyor. İbiza’ya gidiyor ve hikâye de orada, o sıcak coğrafyada geçiyor. Ve bu yolculuk hem geçmişle hem de kendiyle hesaplaştığı bir serüvene dönüşüyor.
Kitaba başladığımda, hayatın yavaş, bulanık ve mat tarafıydı okuduklarım. Ama sonra... Duyguların temposu yükseldi, hisler netleşti, renkler doygunlaştı. Matt Haig duyguları sıkıştırıp yoğunlaştırmakta ustaymış meğer; bana önce boşluğu tanıttı ki sonra doluluğu hissedebileyim.
Bir not düşmüşüm kendime, dönüp dönüp okuyayım diye:
"Tekrar okursam, suçluluk duygusunu ne kadar güzel anlamlandırdığımı hatırlamam dileğiyle."
Suçluluk, içini yıllarca havalandırmadan tuttuğumuz o eski çekmece gibi... Haig, o çekmeceyi açtırıyor, sonra diyor ki: "Bak, bu sadece senin değil. Bu, hepimizin."
Ve son sayfalar…
Öyle güzel bağladı ki. Mucize sandığımız şeylerin aslında burnumuzun ucunda olduğunu, gözümüzle görüp ruhumuzla kaçırdığımızı Grace'in yazdığı son mektubun üçüncü paragrafında öyle içten, öyle sade anlattı ki…
Diyor ki burada: “Kalıpları kır. Daha güzel bir açıdan bak. Ama unutma, o da bir kalıp olacak, zamanı gelince onu da kır.”
Sonsözde uzun zamandır yazmaya ara verdiğini söylemiş bunu okuyunca tek düşündüğüm şuydu: Bırakma Matt. Devamı gelir bunun. -spoiler sayılmayan spoiler: kitap, yeni başlayacak bir diğer maceraya kapı aralayarak bitiyor-
Haig’in anlatımında sizi şaşırtan şey; cümlelerin karmaşık olmaması değil, basitliğin içindeki yıkıcılık. Mizahi ama hüzünlü, sade ama sarsıcı. Satır aralarında telepatiyle konuşur gibi yazıyor sanki. “Ben de öyle hissetmiştim” dedirtmiyor size — direkt sizin yerinize hissediyor.
Bu kitap, sanki sadece rafınızda değil, kalbinizin orta yerinde bir boşluk bulup oraya sessizce yerleşmek istiyor.
Bazı satırların neden altını çizdiğimi sonra sonra anladım. O an sadece "evet ya..." dedim geçtim belki ama şimdi bakınca görüyorum: aslında kendi içime not düşmüşüm. "Telepatinin bana ilk öğrettiği şeylerden biri buydu." gibi cümleler sadece fantastik bir fikir değil — bu, başka bir insanla kelimesiz kurduğun bağı tarif ediyor aslında. Anlatamadığın duyguların, birinin ruhuna dokunmasını umduğun sessiz çağrıların tarifi.
Ve bir yerde "Neyin armağan, neyin lanet olduğu bakış açısına göre değişir." dediğinde, elimde olmadan düşündüm: acaba bugüne kadar lanet sandıklarımın kaç tanesi aslında gözümün görmediği armağanlardı?
Kitabın içindeki “basit gibi görünen” fikirler, zamanla üzeri örtülmüş duygularımı kazıdı. "Yalnızca iyi değil, güçlü de olmalısın.” cümlesini okuduğumda hem anladım hem kızdım.
Ve sonra geldi o cümle: “Resmen anhedoniyi özlemiştim.”
Hissizliğin bile bir konfor alanına dönüştüğü dönemlerde, yoğunlukla başa çıkamamanın sessiz haykırışıydı bu.
“Zevk almak... özellikle de yaramazlık yapmak güzeldi.” derken gözlerim parladı. Bu kadar içten bir kabulü ne sıklıkla görebiliyor insan?
“Neyin armağan, neyin lanet olduğu bazen bakış açısına göre değişebiliyor.” İşte bu cümleyle düşünce şeklimin yönünü çevirdi kitap. Çünkü ben çoğu şeyi “başıma gelen” olarak okurken, kitap “gözüme giren” olarak okumayı teklif etti.
Ve şu cümleyle bitirmek istiyorum: “Okyanusta yüzmek için bazen de cup diye atlamak zorundayız.” Bu cümle korkudan değil, yaşamaktan titremek gerektiğini hatırlatsın. Yeniden görüşüne dek.
İyi ki rastlaştık.