Ged’in Arha’ya, yani Tenar’a bir usta gibi yaklaşması, onu kırmadan ama kararlılıkla gerçekliğe çağırması, içimde tarifsiz bir duygu uyandırdı. "Nereden nereye" dedirten o dönüşüm, bir karakterin hem içsel hem de dışsal yolculuğuna tanıklık etmek açısından müthiş dokunaklıydı.
Arha, geçmişinin hurafelerle —belki de daha doğru bir deyişle, inşa edilmiş bir gölge dünyasıyla— örülü olduğunu Ged sayesinde kavradığında, okur olarak ben de onunla birlikte sarsıldım. Artık bir seçim yapmak zorundaydı: Ya kendisine verilen kimliğe sıkı sıkıya tutunacak ve “Arha” olarak kalacaktı, ya da cesaretini toplayıp “Tenar” olmayı, yani yeniden doğmayı, hayatını baştan ve özgürce yaşamayı seçecekti.
Bu hikâyede beni en çok etkileyen şey, Le Guin’in anlatımı oldu. Ne bir kelime fazla ne bir betimleme gereksiz. Her cümle, her tasvir yerli yerindeydi. Dinsel ve felsefi ögeler, fantastik türün sınırlarını aşarak gerçekliğe dokunuyordu. Kitapta yalnızca bir kurgu değil; aynı zamanda insanın kendini, özgürlüğünü ve inançlarını sorgulama biçimi vardı.
Bu kitap yalnızca fantastik edebiyat sevenlere değil, okumanın gücüne inanan her gence önerilmesi gereken bir başyapıt. Verilebilecek her puan yetersiz kalır. Çünkü bu kitap sadece okunmaz; hissedilir, yaşanır, içselleştirilir.