Puan vermedi·352 syf.··Beğendi
···Okunma: 15 Kasım 2024 23:44 Stefan Zweig, "Kendileriyle Savaşanlar" adlı kitabında üç farklı kişiliğin: Kleist, Nietszche ve Hölderlin'in içsel çatışmalarını merkeze alırken aslında çağdaş insanın ruhsal çöküşüne, modernliğin getirdiği kimlik parçalanmasına da muazzam bir açıklık getirir. Kitap çoğunlukla bir biyografik anlatı olarak ele alınsa da, ben onu bir "psikolojik iç savaşlar atlası" olarak okudum.
Kleist: onun trajedisi bir akıl yürütmenin sonu değil, bir sezginin başlangıcıdır. Hayat ona anlamını yitirmiş bir sahne gibi görünür. Oyuncular rolünü ezbere oynar, sahne dekoru inandırıcılığını kaybetmiştir. Kleist, bu sahneden inmek ister. İntiharı bir kaçış değil, bilerek ve isteyerek yapılan bir çekilmedir. Tıpkı oyunu yarıda bırakmak gibi; zira devam etmek artık gerçeğe ihanet olur. Zweig onu anlatırken, aslında Kleist'in intiharını değil, zamanla olan ontolojik uyumsuzluğunu merkeze alır. Kleist için dünya, bir denklem gibidir; çözdükçe anlamını kaybeder. Her şeyi sorgulayan zihin, sonunda hiçbir şeyi taşıyamaz olur. Onun ölümü, bir çöküş değil; bir tercihtir. Yaşamın ona sunduğu anlamlar yetersiz kaldığında, Kleist kendi sonunu yazar. Zweig'in kalemi, bu tercihe ahlaki bir yorum getirmez; fakat onu diğerlerinden ayıran şey, onun varoluşsal dengesizliğiyle birlikte taşıdığı inanılmaz bilinç açıklığıdır. Kleist, insanoğlunun dış dünya ile olan uyumsuzluğunu sezmiş ilk yazarlardan biridir. Zweig için Kleist, yalnızca yazdıklarıyla değil, yaşadıkları ve terk ettikleriyle de bir büyük ustadır: hayatını estetik bir biçim gibi yaşayan, ve bu biçimi sonuna kadar sürdüren biri. Kleist denilince, aslında insanın aklına biraz da şu geliyor: "Bazı insanlar zamanlarına değil, içlerindeki felakete ait."
Nietszche: Zweig'in en çok eğildiği, üzerine en çok titrediği figür. Zweig'e göre onun yaşamı, düşüncenin kendini yiyip bitirdiği bir yangındır. Onun için yapılmış her yorum fazladan bir ağırlık taşır. Zweig burada cesur bir tavır alır ve Nietzsche'yi yalnızca felsefi bağlamda değil, neredeyse bir şair gibi okur. Nietzsche'nin çöküşü, Aiskhylos'un trajedilerindeki Tanrıların Düşüşünü andırır; öyle ki onun deliliği bile anlam yüklüdür. Dostoyevski'nin "hassas ruhlu bilinç" insanı neyse, Nietzsche de onun düşünsel ikizidir. Onun yalnızlığı Kierkegaard'ın Tanrı'yla yaşadığı içsel muhakemeden bile daha keskindir; zira Nietzsche'nin dünyasında Tanrı ölmüştür, ve Tanrı’nın olmadığı bir dünyada anlam yaratma yükü bireyin omuzlarındadır. Niestsche'yi Kleist'ten ayıran şey, anlamı olmayan bir dünyada anlamı arama inadı değildir. Nietzsche'nin aradığı şey klasik anlamda bir anlam değildir zira, anlamın kendisinin ötesinde, anlamı yeniden icat etme gücüdür. Bu da onun "üstinsan"(ubermensch) kavramıyla ilişkilidir: Üstinsan, kendi değerlerini yaratabilen, anlamı sıfırdan inşa eden insandır. Kleist'in aksine, Nietzsche için anlam, bulunacak değil, yaratılacak bir şeydir.
Hölderlin: Zweig'e göre, Hölderlin'in trajedisi, onun "zamanına uyamaması"dır. Onun duyarlılığı ve şiirsel bakışı, çağının gerçekliğine sığmaz; bu yüzden sonunda kendini bir tür sessizliğe, inzivaya bırakır. Bu yalnızlık, modern şiirin ve düşüncenin ilk kıvılcımlarından biri olarak okunabilir. Hölderlin'in şiirsel evreni, Kleist'in dramatik dünyası gibi, içinde bulundukları dönemin sınırlarını zorlar. Onun şiirleri, metafiziğin şiirle kesiştiği ender alanlardan biridir. Onun metafiziğinde zaman doğrusal değil; diyalektiktir. Yani geçmişin mutlaklığı, geleceğin belirsizliğiyle sürekli karşılaşır. Bu nedenle, onun şiirleri hem epik hem trajiktir. Heidegger'in yıllar sonra onun için söylediği gibi: "Şair olarak Hölderlin, felsefenin bile henüz dile getiremediğini sezmiştir."
Zweig'in bu üç figürü seçmesi tesadüf değildir. "Kendileriyle Savaşanlar" ifadesini en iyi karşılayan üç figürü bir araya getirmek ve onların hikayesi üzerinden insanın içsel trajedisini evrenselleştirmektir. Zweig'in üçlü üzerinden sunduğu perspektif, bize sadece bu kişilerin ne yaşadığını değil, kendi iç dünyamızda neleri bastırdığımızı da düşündürür. Kitabı kapattığınızda, bu savaşta yalnız olmadığınızı görmek, belki de kitabın en büyük armağanı.