Mine Söğüt’ün Ormandaki Kalpsiz Ceylan’ı elime ilk aldığımda, aslında neyle karşılaşacağımı pek bilmiyordum. Roman değil, öykü değil, deneme de değil tam olarak… Ama hepsinden bir parça taşıyor gibi. Okurken bazen gerçekten bir kitap değil de bir rüyanın ya da bir kâbusun içindeymişim gibi hissettim. Özellikle kadınlık, çocukluk travmaları ve iç dünyamızdaki o karanlık köşeler o kadar çıplak anlatılmış ki, bazı cümlelerde kendime denk geldim, bazı yerlerde ise rahatsız oldum. Ama bu rahatsızlık kötü anlamda değil; daha çok düşünmeye, yüzleşmeye zorlayan bir tür.
Kitapta her şey simgelerle dolu: kalpsiz ceylan, orman, suskun anneler, korkak çocuklar, acımasız hatıralar… Ama bu simgeler gözümüze sokulmadan değil, aksine çarpılarak, sarsılarak anlatılıyor. Çok fazla karakter yok ama anlatılanlar sanki bir kişinin değil, birçok kadının ortak hikâyesi gibi. Ben en çok da bu ortaklığa dokunan yerlerde durup düşündüm. Mesela annelerle olan ilişkiler, çocukken yaşanan suskun acılar, toplumun kadına yüklediği o sessiz ama ağır yük…
Dili çok sade değil ama çok etkileyici. Cümleler şiir gibi, hatta bazıları kısa kısa notlar, haykırışlar gibi. Hızla okuyamıyorsun, her sayfada bir durma ihtiyacı hissediyorsun. Çünkü her cümle ya bir hatıra gibi ya da bir iç ses gibi karşına çıkıyor. Bazı yerleri tekrar tekrar okuyup sindirmem gerekti.
Kitabı bitirdiğimde aklımda net bir hikâye kalmadı belki ama bir his, bir gölge, bir atmosfer kaldı. Tıpkı bir rüya gibi. Okurken kalbimi biraz acıttı ama iyi ki okudum dedirtti. Özellikle kadın okurların kendilerinden izler bulacağı, belki de yalnız olmadıklarını hissedecekleri bir kitap. Erkek okurlar içinse bir kadının iç dünyasına bakma cesareti olabilir.
İçten söylemek gerekirse, Ormandaki Kalpsiz Ceylan kolay bir kitap değil ama kesinlikle boş bir kitap da değil. Hisleri olan, hatta seni kendi hislerinle baş başa bırakan bir kitap. Ağır ama güçlü. Dingin ama sarsıcı. Okurken zaman zaman yoruyor ama bittiğinde insanın içini uzun süre meşgul ediyor.