Bu, tipik 'erkekler dünyayı yönetiyor' distopyası değil. Bunun yerine, kadınları hem zorbalar hem de ezilenler olarak göstererek senaryoyu tersine çeviriyor. 'Üstün Kızkardeş' temelde nefret ettiğiniz her toksik ataerkil kötücül karakterin kadın versiyonu — herkesi çizgide tutmak için kamçıları, suçlama oyunları ve kutsal kural kitabı var. Bu, iktidarın *her koşulda* yozlaştırdığının acımasız bir hatırlatıcısı. Kadınların yönetimde olması, baskıyı ortadan kaldırdıkları anlamına gelmiyor — sadece yeniden icat ediyorlar. Peki ya kahraman? Özümsenmiş kadın düşmanlığının bu döngüsüne sıkışmış durumda, kendi derisini kurtarmak için diğer kadınlara zarar veriyor. Açlık Oyunları gibi, ama ekmek için değil, hepsini ezmek için tasarlanmış bir sistemde kimin 'en saf' olduğunu kanıtlamak için savaşıyorlar.
Ama işin aslı şu — kitap kesişimsellik (intersectionality) konusunda topu taşıyamıyor. Her şey kadın vs. kadın etrafında dönüyor, ama yani... hangi kadınlar? Irk? Sınıf? Engellilik? Ses yok... 'Kirlenme izleri' olan 'hizmetçiler' sınıfsal bölünmelere işaret ediyor, ama bu yarım yamalak — yani, yoksulluk mu, kronik hastalık mı, yoksa sadece kötü şans mı kastediliyor? Yine ses yok.
Anlıyorum — her kitabın çeşitlilik göstermesi gerekmez, ama bu kitabın göstermesi gerekirdi. Hikaye tam olarak iktidar ve baskı sistemleriyle ilgili, bu yüzden ırkın, sınıfın ve diğer kimliklerin bunda nasıl bir rol oynadığını görmezden gelmek kaçırılmış bir fırsat gibi hissettiriyor. Yine de soluksuz bir yolculuk sunuyor ve düşündürüyor, ama dostum, biraz daha derine inseydi çok daha güçlü bir darbe indirebilirdi.