Beklemek…
Ne garip kelime.
Söylerken kısa, yaşarken uzun.
Ben onu yaşadım.
Bir ömürlük sessizlikle.
Zamanı durduran şey, giden değil…
Dönmeyeceğini bildiğin anda çöker içine her şey.
Kırk mevsimlik bir soğuk başlar sonra.
Ne güneş ısıtır, ne yağmur ferahlatır.
İçinden geçer sadece.
Ve sen, hâlâ orada durursun.
Bir şiir var.
Ne yazanı biliyorum ne de yazıldığı zamanı.
Ama her harfi, içimde unutulmuş bir sızı gibi duruyor.
Her cümlesi, ben susarken bağıran tarafım gibi.
Ve her dinleyişimde, içimden bir ben daha eksiliyor sanki.
Kiraz zamanı geliyor mesela…
Herkes seviniyor.
Ben sadece hatırlıyorum.
Çünkü bazı mevsimler gelmek için değil, yokluğunu göstermek için var.
Güçlüyüm sanıyorlar.
Haklılar.
Ama kimse bilmez, bazı adamlar bir şiire sığınır geceleri.
Bazı adamlar, bir cümleye gömer bütün yaşanmışlıklarını.
Ve bazı adamlar, gülümserken bile susar içten içe.
Ben, içimde en çok susanlardanım.
Gittim demedim, gitme de demedim.
Zaten bazı ayrılıklar kelimelere sığmaz.
Ve bazı bekleyişler, gelişi değil; gelmeyişi sever.
Şimdi bir şiirim var.
Ne unuturum, ne anlatırım.
Ne affederim, ne kızarım.
Sadece dinlerim.
Çünkü bazen bir adam, sadece bir şiir kadar kalır hayatta.
Ve o şiir sustuğunda…
Kalbin hâlâ atıyor olsa bile, aslında çoktan bitmişsindir.