·168 syf.··Beğendi
···Okunma: 21 Haziran 2025 08:57 Çok azımız kendisi için ideal olan bir dünyaya doğar. Arzuladığımız yaşam ile içine doğduğumuz dünyanın bize sunduğu yaşamın aynı olması durumunu kastediyorum. Öte yandan bir çoğumuz, içine gerçek benliğimizi bir suçlu gibi hapsettiğimiz, derimizle birleşmiş bir kabuk misali bizi saran, toplum tarafından dayatılmış bir yaşamın esiriyizdir. Bazıları buna boyun eğer, sorgulamadan kabullenir; bazıları ise etrafına bakıp bir çıkış yolu arar. İşte onlar bir dönüşüme yazgılı olanlardır. Talebe kitabının yazarı Tara Westover bunlardan biridir mesela. Amerika’da Mormon tarikatına üye bir ailede dünyaya gelir ve etrafını saran cehalet çemberini kırması yıllarını alır, doktora eğitimi için Cambridge’e gelmesi bile bir nevi ölümü göze alması demektir. NYT’nin 21. Yüzyılın en iyi yüz kitabı listesine girmeyi başaran Persepolis’in yazarı İranlı Marjine Satrapi dönüşüme yazgılı bir başka isimdir. İran’daki İslam Devrimi’nin en ateşli zamanlarını yaşayan Satrapi özünü koruyabilmek için ülkesini terk eder ve bir dizi olumsuzlukla savaşmak zorunda kalır. Her ne kadar gerçek kimliğini açık etmese de, otobiyografik bir eser olduğunu düşündüğümüz ve yine NYT’nin sözkonusu listesine girmeyi başarmış Napoli romanlarının yazarı Elena Ferrante Güney İtalya’da, alt sınıf bir toplumda bir kadın olarak eğitimin hakkının mücadelesini vererek benzer bir dönüşümün kahramanlığını sırtlamıştır. Bu toprağa ait bir çiçek değilim diyerek köklerini yerinden sökme cesaretini göstermek. Dikkat buyrun, bir göçmen kuş olup öylece uçup gitmekten bahsetmiyorum, köklerini doğduğun topraktan söküp almaktan, yani bir acıdan, yok oluşu bile göze almaktan bahsediyorum. Zira yeni bir toprakta benliğiniz olan o köklerle tutunabileceğinizin bir garantisi yoktur. Bu her zaman başka bir yere fiziksel göç etmek demek değildir, ama kesinlikle bir ruh göçü demektir. Savaştığınız şey cehalet olabilir, asla sahip olmak istemediğiniz ama size dayatılan dini, politik bir yaşam tarzı olabilir veya ait hissetmediğiniz cinsel kimliğiniz de olabilir. İşte sevgili yazarımız sonuncusuna yazgılıymış.
Cesareti beni benden alan Fransız yazarlardan biri Eduard Louis, tıpkı Annie Ernaux gibi. 1992 doğumlu oluşu ve genç yaşına rağmen hayatını böylesi bir cesaretle kaleme almış olması beni büyülüyor. Annie Ernaux bile bazı şeyleri yazabilmek için elli yıl beklediğini söyler Kızın Hikayesi’nde. Kendine bile dürüst olmak zorken, en derin yanını topluma açmak…
Gücünü yalınlığından alan bir eser bu. Söz oyunları olmadan, edebi kaygı ile kelimeler eğilip bükülmeden yazılmış bir metin. Zaten, apaçık bir gerçeklikten, içten bir sadelikten daha büyüleyici ne var ki şu dünyada. Eser bana bir edebi eserden en çok beklediğim şeyi veriyor; bir toplumu bütün çıplaklığı ile gözlemleme fırsatını.
Yazarın hayatını okuyoruz kitapta. Fransa’da bir taşra kasabasında geçiyor olaylar. 90’lı yıllardayız. Barakadan hallice bir ev, işçi bir baba, ev kadını bir anne ve dört-beş çocuk. Duvarlar anne babanın cinsel aktivitelerine şahitlik edebilecek kadar ince, nitekim baba ben porno izleyeceğim rahatsız etmeyin diyecek kadar rahat(!) bir ebeveyn. Çocukların kendilerine ait bir odalarının olmadığını söylememe gerek bile yok. Küvete doldurulmuş suda tüm aile bireyleri sırayla banyo yapıyor, her birinin umudu ise sona kalmamak. Cehalet, fakirlik, ataerkillik, ayrımcılık sanki bir potada eritilip devasa bir kalıba dökülmüş de şekilsiz şükülsüz bir anıt gibi insanların hayatlarının tam ortasına dikilmiş gibi. Bu hilkat garibesi şeyin gölgesinde günden güne tükenen bir çocuk. Aile planlaması yok. Çocuklar için gelecek planı zaten yok. Ayrımcılık desen demoklesin kılıcı gibi her an tepelerinde sallanıyor. Abi sürekli yeni kız arkadaşlarla ailesini tanıştırıyor fakat abla erkek arkadaşını değiştirince olay oluyor çünkü o bir kız çocuğu, adı çıkar elalem ne der sonra? Eşcinselliğin adı bile yasak. Eğitim, yüksek okula gitmek, meslek sahibi olmak sanki yıldızlar kadar uzak. Yağmur-kar evin içinde, nemden çürüyen ranza bir gün çocukların üstüne çöküveriyor. Dışarda böylesi bir sefaletle savaşan bir çocuk içten içe de bir türlü kabul edemediği cinsel kimliği ile didişiyor. Anne babanın cinsel hayatı, kuzeni ve arkadaşları ile odunlukta erkek erkeğe yaşadığı ilk cinsel deneyim, kızlara yaklaşımı…her şeyi öylesine bir açıklık ve cesaretle kaleme almış ki söyleyecek söz bulamadım. Zannederim ki bu kadarını Ernaux’un eserlerinde bile görmedim.
Tüm bunlarla savaşan Eddy orta okulun sonunda nezih bir şehirdeki iyi bir liseye kabul edilir, bu hayatının bir kırılma noktası, kaderinin değişmeye başladığı bir andır. İçine girdiği yeni yaşam onu büyüler ve şunları söyler: “belki de ibne değildim, hiç olmadım, belki de düşündüğüm gibi değildi hiçbir şey, belki de başından beri, çocukluğumun dünyasına mahkum olan bir burjuva bedenine sahiptim, o kadar.” Kibar davranan, düzgün konuşan bir erkeğin gay diye yaftalandığı bir topluluk içinde büyümüştü Eddy. Evet cinsel yönelimi gerçekten de farklıydı fakat onun taşımak istediği medeni insan kimliğinin bile “normal” bir karşılığı yoktu içine doğduğu düzende.
Eddy’nin içsel çatışmaları bir yana, yaşadığı taşra kasabasının koşulları ağzımı açık bıraktı. Fransa’ya dair zihnimdeki algı -kelimenin tam anlamıyla- çöktü. Yahu dedim, yanıbaşınızda Paris yok mu sizin? Biz neyin hayalini yaşıyoruz, siz neyin gerçekliğini yaşıyorsunuz. İşte edebiyatın algılarımızla böylesine bir ustalıkla oynayabilme kabiliyetini çok seviyorum. Hiç bir şey düşündüğümüz gibi değil, ya da bazı şeyler tam da düşündüğümüz gibi.
Yazardan okuduğum üçüncü kitaptı. Tıpkı Annie Ernaux okurken söylediğim şeyi söyleyeceğim; yazarın anne babasını yolda görsem tanırım, öylesine başarılı bir portre çiziyor. Annesini anlattığı Bir Kanının Kavgaları ve dönüşümleri ve babasını anlattığı Babamı kim Öldürdü eserlerini keşke bu kitaptan sonra okusaymışım dedim. Çünkü hikayenin başı burda. Önce Eddy’yi tanımakla başlamalıyız bu yolculuğa.
Tek kelime ile sıradışı. Eduardo Louis hem kendi iç dünyasını hem de ülkesinin gerçeklerini cesurca ortaya dökebilen çok başarılı bir yazar. Kutluyorum…