·348 syf.····Okunma: 17 Haziran 2025 09:36 Bu sene Thomas Mann yüz elli yaşına giriyor. Almanya’da edebiyat dünyası hayli hareketli. Ben de kendimce büyük yazara saygı duruşu maksatlı Lübeck’e gitmeye karar verdim. Thomas Mann’ın doğduğu şehir, ayrıca her ne kadar şimdilik tadilat dolayısı ile ziyarete kapalı olsa da Buddenbroklar müzesi de orda yer alıyor. Şehir hakkında araştırma yaparken arama motoru Alman Edebiyatı’nın bir diğer büyük yazarlarından biri olan, 1999 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi Günter Gras’ın müzeye çevrilmiş evini işaret ediyordu. Günter Gras’ı keşfim işte bu şekilde oldu.
Savaşların pençesindeki bir dünyaya gözlerini açan yazarımız, Almanya’nın en ateşli zamanlarına tanıklık etmiş bir kişilik. Nobel Edebiyat ödülünü de “tarihin unutulan yüzünü yalın ve alaycı bir dille anlatan masalları sebebiyle” gibi bir gerekçe ile almış. Beni ona çeken şey ise yazarın ilk gençliğinde Nazi Partisinde aktif bir rol alıp bunu ilk kez ölümüne yakın bir zamanda açıklamış olması idi. Onun o güne kadar yaşadığı ruh halini merak ettim ve otobiyografik bir eser olan bu kitabını elime aldım.
Orta halli bir aileye dünyaya gelen Gras dönemin politik atmosferinin propogandalarına aldanarak Nazi’lere katılıyor. Aslında gerçekte nelerin olup bittiğini bilmeyen bir genç ve yahudilere yapılanlardan savaşın sonlarına doğru Amerikan askerlerine esir düştüğü zaman haberi oluyor. Fakat ne olursa olsun o düzenin bir parçası olmuştur ve uzun yıllar bunu bir vicdan azabı olarak içinde taşıdığını görüyoruz. Bu anlamda kitabın adı çok manidar. İçerikte de yer yer dile getirdiği gibi, soğanın yavaş yavaş kaldırdığı kabukları benliğinin katmanları ile özdeşleştirmiş yazar. Bir kabuk çürük olabilir fakat altındaki katman sağlam olabilir. Ve taktir edersiniz ki soğan soymak acılı bir iştir, göz yaşartır. Geçmişi ile yüzleşmesini soğanı soymak ile özdeşleştirmesi kesinlikle çok başarılı bir benzetme. Edebiyat dünyasında gördüğüm en çarpıcı metaforlardan biri bana göre. Yazar eline bir fener alıp derin ve karanlık bir mağaraya giriyor ve geçmişinin tüm karanlıklarını bir bir aydınlatıyor. Romanı sıkıcı kılan bir şey var ki anlatı zaman zaman çok durağanlaşıyor. Bu kısımlar yazar sanki kendi çıkmazında öyle takılıp kalıyor ki bize de bir şey veremiyor hissi uyandırdı bende. Romanda yer yer diğer eserlerine göndermeler yapıyor fakat yazardan okuduğum ilk kitap bu eser olduğu için referansları zihnimde pek bir anlam bulmadı. Şu kanıya varıyorum ki bir yazarın otobiyografik bir eserini okumadan bir kaç başka eserini okumuş olmak okuma serüvenini bir parça daha anlamlı kılabilir. Sıkıcı bulduğum bir diğer unsur anlatının cephe hayatına ışık tutması. Savaş romanları genelde iki çeşittir; cephe hayatını anlatanlar ve cephenin arkasındaki toplumsal yaşamı yansıtanlar. Ben cephede yaşananlardan ziyade savaşın bir toplumu nasıl dönüştürdüğünü okumayı daha çok seviyorum. Elbette bu okurluk zevki ile ilgili.
Güzel bir kaynak. Yazarın kendine yolculuğa çıkma ve dahası bunu kaleme alma cesaretine sahip olması hayranlık uyandırıcı. Fakat dürüst olmam gerekirse bu kitap ben de yazarla başladığım yolculuğa devam etme arzusu uyandırmadı. Belki başka bir gün.