İdamımı beklerken geçen her saniye içimde ağır bir taş gibi. Gün ışığı duvarların arasından süzülüyor ama bana ulaşmıyor artık. Dışarıdan gelen çocuk kahkahaları kulağımı deliyor. Yaşama dair her ses şimdi bir işkence gibi. Ne suçumu savunabiliyorum ne de affediliyorum. Yalnızca bekliyorum... Soğuk, demir bir sessizlik içinde, adım adım sona yürürken hâlâ içimde insan kalabilmiş miyim, onu bile bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey var. Ölüm, düşündüğümden çok daha yavaş ve çok daha acı..
Victor Hugo'nun Bir İdam Mahkûmunun Son Günü eserinde yalnızca bir karakterin değil, insanlığın vicdanının da kaleme alındığı çarpıcı bir anlatı. Başından sonuna kadar ölümün soğuk nefesini ensenizde hissettiren, adını veya suçunu bilmediğimiz bir mahkumun idama giden son günlerindeki içsel hesaplaşmasını, korkularını, umudunu, yıkımını ve dört duvar arasında insanlığını kaybetmemeye çalışmasını anlatan bir eser. En beğendiğim betimlemelerinden biri, mahkumun camdan baktığı bir anda dışarıdaki çocukların oynayışını izlemesi. Özgürlük bir pencereden bile acıtırken yaşamın akmaya devam ettiğini görmesi ve kendi ölümüyle yüzleşmesi. Belki de acı olan özgürlük değil, özgür olabilmenin farkında olmaktı. Ölüm artık yalnızca bir son değil, bir süreçti.
Victor Hugo bu eserinde ölüm cezasına karşı net bir duruş sergiliyor. Mahkumun suçu hakkında hiçbir bilgi verilmemesi aslında bilinçli bir tercih (en azından ben öyle düşünüyorum.) Hugo okuyucunun merhametini değil adalet duygusunu harekete geçirmek ister ve ölüm cezasının sebebine değil yaşattıklarına ve sonucuna odaklanır. Ve yine aynı şekilde son paragrafta ölüm anına yaklaşmasına rağmen, son cümlede ölümünün kesin olarak belirtilmemesi. Çünkü önemli olan mahkumun ölüp ölmediği değil, hayattayken neler hissettiği. Ölüm cezasının insana neler yaşattırdığı ve insan doğasına düşman vicdansızlığı.
Ölüm bir sonuç değil, ruhu kemiren uzun bir süreçtir.