Bu kitabı okurken, bir romandan çok bir anıya tanıklık ediyormuşum gibi hissettim.Sayfalar ilerledikçe, yıllar önce kaybettiğim amcam da usulca oturdu yanıma. İvan’ın iç hesaplaşmaları derinleştikçe, amcamın hastalığın gölgesinde geçirdiği o suskun günleri duymaya başladım sanki.
Satırların arasında bir yandan İvan’a üzülüyor gibi görünüyordum, ama aslında içimde başka bir özlem kabarıyordu:
Amcama…
Konuşamadığımız şeylere…
Anlamaya çalışıp da hep eksik kalan o kırılgan duygulara.
İvan’ın söyledikleriyle, sanki amcamın sessiz vedasına yeniden tanıklık ettim.
Sonra birden, o çarpıcı soru çıktı karşıma:
“Ya gerçekten de yaşamam gerektiği gibi yaşamadıysam? Bilinçli seçtiğim yaşamım… yanlışsa?”
O satırda durdum.
İvan sordu ama sanki amcam fısıldadı içimden.
Belki o da, son günlerinde aynı soruyu sessizce kendine sormuştu.
İvan öldü.
Amcam da öldü.
Ama o iç ses hâlâ bende yaşıyor:
“Yaşadım mı gerçekten?”