Bedenim, zamanın ve yaşlılığın arasında sıkışıp kalmış, yapışkan bir ağırlık gibi sarıyor her bir organımı. Her hücrem birer tutkal damlası gibi, geçmişin o yosma dokusu ile birbirine yapışmış. Kemiklerim, birer kırık fısıldıyor; acı, sadece fiziksel değil, ruhumda yankı buluyor. Bir şeyler sızıyor içimden, uykusuzluğun pençesinde, bir doğum sancısının ağırlığında. Bir kadın, karanlıkta bekleyen bir hayatın huzursuzluğunu taşıyor karnında, ben de onun gibi, bir varoluşun eşiğinde bekliyorum ama neyi beklediğimi bilmiyorum.
Yurdum yok, kimliğimi kaybettim; adım, yüzüm silindi birer gölge gibi. Birileri var mı? Yok mu? Fakat bu yalnızlık, her şeyin üzerine örtülen bir perde gibi. Artık kandırılmıyorum masallar ile, çünkü o masalların içinde yaşadığım hayal gerçek olamadı hiç. Ninnilerin hışırtısı, çocukluğumun hüzünlü yankıları gibi. O zamanlar beni uyutmaya çalışan melodiler, şimdi içinde yaşadığım boşluğu belirliyor.
Çürüdüm ama hızlıca değil; her şey sinsi bir şekilde, zamanın yavaş elleriyle oldu. Kimse fark etmedi, ben de fark etmedim. Bir bakışla, bir anlık bir sezgiyle gerçeğe adım attım. Tahtadan bir saray var, sessiz, derin bir hüzünle inşa ediliyor. Duvarları, taşları, her bir detayı zamanın ağırlığını taşıyor. O saray, tıpkı ben gibi, bir gün paslanacak; kendi kendini eritip, yok edecek. Ancak pasın ne kadar derinleşeceğini, kayboluşun ne zaman gerçekleşeceğini bilmek imkansız. Zaman, farkında olmadan bir çürümeye dönüşürken, ben de bir rüzgâr gibi dağılacağım. Yavaşça ve fark edilmeden. Ama belki, bu silinmenin içinde, gerçekten var olduğum anı bulurum. Varlık, yoklukta doğar belki.