Fakir Baykurt Genel olarak toplumcu gerçekçi edebiyatın temel konuları malumumuz: İşçi hakları, köy ve köylü yaşamları ve sorunları, zengin-fakir ayrımları, aydın-cahil kıyası ve bundan doğan (basmakalıp) eleştiriler. Kimi eserlerde sanki yazar anlattığı kesimi eğitimli, “Batılı tarzda yetişmiş”, güngörmüş entellerden ayırır ve onu eğitilmeye muhtaç bir pasif özne gibi konumlandırır. Okuyanlar yazara hak verir. Köylü kesiminin sığ, bilgisiz ve olanaksız kaldığı konusunda ikna olur. Belki aldığı gazla bir anda kolları sıvamaya niyetlenir. Ama köylerin ve insanların yaşamlarını oluşturan koşullar (ya da ideolojiler) düşünülmez. Arada bir duvar varmış ve okur bu duvarın öte yanından izlermiş gibi. Yani bana öyle geliyor.
Fakir Baykurt’u yalnızca toplumcuların değil tümden edebiyatımızın büyüklerinden saymamın nedeni onun meramını yazdığı karakterlerin dilinden anlatması. Bir yazar olarak değil Irazca olarak, Çakır Hasan, Gülcan olarak konuşması. Böylece yalnızca acınacak kırsal yaşamı değil oradakilerin iç dünyasını, onlara karşı duran ve onların karşı durduğu kimselerin de bakışını görece daha insani bir yönden okuyoruz. Empati kurmak kolaylaşıyor. Onları yoldan geçerken görüvermiş gibi değil; evimizde misafir etmiş, bir yer yatağında uyutmuş, yemeği aynı tabaktan kaşıklamış gibi okuyoruz.