Modern insanın trajedisi, kendini yalıtılmış hissetmek için ıssız bir adaya ihtiyaç duymamasıdır. Asıl sürgün, milyonlarca ruhun arasından tek bir tanesine bile dokunamadan geçip gittiğimiz şehir kaldırımlarıdır. Bu sürgünün iklimi, ontolojik bir ayazdır; havanın değil, varoluşun tenimize işleyen soğukluğudur.
Soğuk, bir meteoroloji terimi değil, insan ruhunun bir hâlidir: başkasının acısına karşı körleşen gözün, uzatılan bir ele karşılık vermeyen bireyin ve anlamını yitirmiş bir evrende yankısız kalan kelimelerin yarattığı bir iklimdir. Kayıtsız bakışlar, duyulmayan çığlıklar ve birbirine teğet geçen hayatlar, bu buzdan iklimin donmuş anlarıdır.
Omuzlarımızdaki ürperti, rüzgârın değil, varlığımızı çevreleyen o devasa boşluğun ve insan kalabalığı içindeki o sağır edici sessizliğin eseridir. Bu, ruhun hipotermisidir; sıcaklığı çalınmış bir dünyada, kendi iç ateşini arayan insanın bitmek bilmeyen titreyişidir.