Resimli mesimli orijinal hali: dusuncedokuma.substack.com/p/mezopotamya-u...
319 - Bu kitabın içerdiği üç oyun metnini neden Mezopotamya Üçlemesi biçiminde bir araya getirdiklerine çok anlam veremedim açıkçası. Mekanın “Mezopotamya” olması dışında neredeyse hiçbir ortak noktası olmayan üç farklı oyun okudum zira. Oyun metinleri öyle sürekli karşımıza çıkan veya sürekli arayıp bulup okuduğumuz metinler olmuyor. Sanırım bundan önce okuduğum son oyun Harry Potter ve Lanetli Çocuk idi. Eh, pek benzer öyküler sayılmaz Mungan’ın anlattıklarıyla. Kendisi hakkında (internette bulunan bilgiler üzerinden) bu kadar fikir sahibi olup da hiçbir eseriyle haşır neşir olmadığım Murathan Mungan’ı okumaya başlamam otuzlu yaşlarıma tekabül etti. Hep kendi kendime okumaya bir yerden başlamak gerektiğini söylüyordum. Buradan başladım. Kronolojik olarak en baştan.
Üçlemenin ilk kitabı Mahmud ile Yezida, Mahmud isimli Müslüman genç oğlanla Ezidi kızı Yezida’nın imkansız aşkını anlatıyor, daha önce bilmem kaç yüz bin farklı yerde bahsi geçtiği ve sahnelendiği üzere. Ne klişe ama! Değil mi? 80’de yazıldığını düşününce belki de klişe değil de klişeler için bir öncüdür, kim bilir? Hikayenin “imkansız” ve “aşk” taraflarına methiyeler dizmeyeceğim, zira eminim ki sahnede o duyguyu izleyene aktarmak daha etkili oluyordur. Ben daha çok Mungan’ın (bir nevi memleket toprağına dair) gözlemlerine ve yöre insanı hakkındaki, yaşantılar ve düşünceler ve olaylar karşısında verilen tepkiler hakkındaki tespitlerine dikkatimi kaydırdım okurken. Bu oyun aynı zamanda sürekli ezilen ve kültürel zorbalığa maruz bırakılan Ezidilerin öyküsü, hatta bir nevi yakarışı. Öyle ki Ezidiler ve Yezida kendilerinden “Ezidi” diye bahsederken Müslümanlar onları hakir görmek, aşağılamak için “Yezidi” demekten geri durmuyorlar ve Mungan da bu detayı atlamadan lakin okurun gözüne de sokmadan aktarmayı ihmal etmiyor. Yakarış derken şöyle bir yakarıştan bahsediyorum: Miro Ağa var mesela, Ezidi köyünde sözü geçen, önde gelen ağalardan. “Şöyle sert, böyle gaddar” diye anlatılıyor ondan bahsedilirken. Oysaki adamın yedi ceddine olmadık eziyeti etmişler. Ölmekten beter etmişler. Yaptıklarını da inkar etmeye tenezzül dahi etmeyip gayet olağan, gündelik yaşantının bir parçasıymış gibi anlatıyorlar. Sonra adam niye gaddar, niye kindar… Yaralı adam, yaralanmış, epey de derin yaralanmış. Bir de yetmezmiş gibi yine türlü çıkarcı hinlikler, koca köyü çembere almalar… Olacak iş mi?
Dediğim gibi bu yalnızca büyük ve hazin bir aşk hikayesinin güçlü ve çarpıcı bir metinle anlatımı değil. Aynı zamanda her dönemde var olagelmiş olan “adamcılığın”, bir yerlerde “adamı”, kapısında “kulu” olanın, toprağın malın mülkün kölesi olanın, her dönemde her işini “yürütenlerin” anlatısı. Töre diye, örf diye aklıselimden ışık hızında uzaklaşılmasının gencecik sabileri nasıl da heder ettiğinin hikayesi. Bu güçlü metni sahnede de görmek gerektiğine ikna oldum okurken. Bir gün denk gelir umarım.
Üçlemenin ikinci oyunu Taziye ile devam ettim okumaya. Bu oyunun isminden çıkarım yaparak ilk oyunun devamı niteliğinde olduğunu düşünmüştüm lakin gördüm ki ilk oyun ile tek ortak noktası daha önce de belirttiğim gibi ana mekanın Mezopotamya olmasından ibaretmiş.
Töreler, kız kaçırmalar, patır patır adam vurmalar, yas tutmalar, ağıt yakmalar… Adeta bir töre dizisi. Lakin bunun da 82’de yazıldığını düşününce sanki yine de özgün, esinlenmekten ziyade belki de bizzat esin kaynağı, öncü. En önemlisi de şiirsel, lirik, epik, destansı… Ve hatta satirik ve de pastoral. Hepsi aynı sayfada, aynı anda. Tabii ki ağalar başroldedir yine. Uçsuz bucaksız toprakların efendisi, kan davası, töre bahanesiyle bitmek bilmez güç savaşının yılmaz neferleri, orta çağdan günümüze miras yakın çağ derebeyleri.
Hikayeye dair de çok değil, bir kelam etmek isterim. Fasla Kadın’ın masum olduğuna inandım ben okurken. Hatta onun masumiyetinden hiç şüphe etmeyip Bedirhan Ağa’ya ihanet edenin kafası karışık ve biraz da safça Heja olduğundan bile kuşkulandım. Bir ara da kuşku oklarım nefretinin ve töreye olan aidiyet duygusunun derinliğinden kaynaklı olarak Kevsa Ana’ya kaydı. Gelinine olan öfkesi ve nefreti öz oğluna kıyıp, arada gelini de kurban ettirip safça torunun aklına girerek onun üzerinden hüküm yürütme çabasına girişecek kadar ileti gitmesine sebep olur mu? Kim bilir? Gücün kendisi zehirleyicidir nitekim.
Geyikler Lanetler adlı üçüncü oyunu da anlatacağım ve bu kitaptaki tüm metinlere değinmiş olacağım. Bu hikayedeki karakterleri birbirine karıştırmamak adına bir soyağacı çizmem gerekti okurken. Zira iki kardeşten önce biriyle, o ölünce diğeriyle evlenen ve her iki kardeşten de birer çocuğu olanlar bir yandan; Kureyşa, Suveyda, Kasım, Nasır, Bakır, Sidar gibi fonetik olarak neredeyse birbirinin aynısı olan isimler diğer yandan derken tabloyu görselleştirerek görmek okumayı kolaylaştırdı. Bu hikaye üç kuşaktan ve bu üç kuşağın geyiklerle olan ilişkisinden bahsediyor temel olarak. Okurken mesela geyiğin kadın olması hiç saçma gelmedi, ama adamın geyikken kadına dönüşen eşini emzirerek uyutması epey absürt geldi. Buna yüklenen anlam ne ola ki? Çok derin olsa gerek, fazla derin…
Geyikler, lanetler, hayaletler, cinler, efsunlar derken bu son hikaye diğer ikisine kıyasla fazlasıyla epik bir masal olarak kalmış. Diğer iki kitapta Mezopotamya insanının hayatına şahit oluyorken üçüncüde bu hissiyat ve tanıklık etme durumu yerini o bölgenin cinperi masallarından birini damda sırt üstü yatıp yıldızları izlerken dinliyormuş hissine bıraktı.
“Bütün korku oyunlarında olduğu gibi gerçek maske şakadır ve herkes onun ardına saklanır. Şakanın maskelerinin ardında her zaman herkese ve her korkuya yetecek kadar yer vardır.” İşte bu. Üçüncü oyunun bana hissettirdiği de tam olarak uzun ve sonu gelmek bilmeyen, gerilimli müziklerle ve gerilimi tırmandırmakta oldukça başarılı imgelerle bezeli bir korku oyunu. Seyirciyi korkutmayı, germeyi amaçlayan oyunları, daha genel kapsamda bunu amaçlayan eserleri oldum olası sevemedim. Bu son oyunda da bu sebepten bir türlü tam olarak kendimi veremedim, içine girmek istemedim. Yine de okumaya sonuna kadar devam ettim.
Sonunda, Mungan’ın söylediği gibi “istediğim zaman yerimden kalkmadan” hemen önce gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki bu üç oyun içerisinde en sanatkarane olan, en şiirsel olan, en coşkulu ve diğer birçok duyguyu harekete geçirmeye kabil olan sonuncusuydu. İlk iki oyun toplum için sanat iken bu sonuncusu tam anlamıyla sanat için sanattı. Okurken bir yandan tüm bu masalsı sahneleri hayal ederken bir yandan da teknik olarak “tüm bunlar sahneye nasıl uyarlanırdı” diye düşünmeden edemedim. Hakkında bilgi sahibi olduğum bir konu olmasa da sanırım bu son oyunu sahnelemek epey büyük ve masraflı bir prodüksiyon işi gerektirirdi ve oyunun süresi hiç de kısa olmazdı. Anlatılan ortamın kasvet ve gerginliğine bayılmasam da anlatının bütününe hayranlık duymamak elde değildi. Sayın Mungan farklı zaman dilimlerinde okurla buluşturduğu bu üç kitapta tüm hünerlerini adım adım sergilemiş resmen.