Yapay zekâ insanı ne zaman geçer? Peki ya biz ona layık mıyız?
Ian McEwan, alternatif bir 1980’ler Londra’sında geçen bu romanında, yapay zekânın ve insan ahlakının sınırlarını sorguluyor. Ancak bunu bilimkurgudan çok, bir karakter romanı diliyle yapıyor.
Roman, 1980’lerin İngiltere’sinde, teknolojinin tarihteki seyrinden çok daha hızlı ilerlediği bir paralel evrende geçiyor. Alan Turing hâlâ hayatta, yapay zekâ devrimsel seviyeye ulaşmış. Ana karakter Charlie, miras kalan parasıyla “Adem” adında son teknoloji ürünü bir android satın alır. Charlie’nin hayatındaki tek tutkulu şey ise üst kat komşusu Miranda’dır. Ancak insan, insan olmanın sorumluluğundan kaçarken, bir robot ahlakta ondan daha “doğru” davranmaya çalışınca işler karışır. Charlie, kararsız, yüzeysel ve pasif bir adam. Hayatla ilişkisi yapay zekâya emanet edilecek kadar gevşek. Onun üzerinden modern insanın ahlaki belirsizliği tartışılıyor. Miranda ise travmaları ve sırları olan, derin ama aynı zamanda manipülatif bir karakter. Geçmişiyle yüzleşmemiş bir adalet arayışında. Kitabın merkez karakteri olan Adem yani android, insandan daha tutarlı, daha adaletli ama ruhsuz. Yapay zekânın “ideal” ama duygusuz varoluşunu temsil ediyor. Belki de romanın tek gerçek “iyi” karakteri. Kitabın dikkat çeken birkaç kırılma anını ise şöyle özetleyebilirim. Adem’in Charlie ve Miranda’nın ilişkisine dair analizleri: Üçlü arasında ahlaki bir gerilim başlıyor. Kim doğru, kim dürüst? Robotun bu kadar “insanca” olması insanları rahatsız etmeye başlıyor. Miranda’nın geçmişindeki sır ortaya çıkıyor, adaletin ne olduğu sorusu, bir intikamın ve adalet arayışının içinde yankılanıyor. Adem’in kendi varoluşuna dair karar alması: Belki de romanın en vurucu kısmı bu. İnsanlar yalanlarla yaşarken, robotun gerçeği seçmesi, “insanlık” tanımını yerinden oynatıyor. Benim Gibi Makineler, zekice kurulmuş bir fikir dünyasında geçmesine rağmen, zaman zaman fazla didaktik ve tartışmalı etik soruları yüzeyde bırakıyor. Yine de, insan-doğa-makine üçgeninde McEwan’ın ahlakı sorgulama biçimi dikkat çekici. Ancak karakterlerin derinleşmesi yerine, fikirlerin öne çıkması, okuru zaman zaman soğuk bir mesafeye itebiliyor. Yapay zekânın geleceğiyle ilgili bir distopya bekleyenler için değil, insanın kendi içindeki boşlukla yüzleşmesini izlemek isteyenler için daha uygun bir kitap.