·312 syf.····Okunma: 11 Temmuz 2025 11:10 Jeanette Winterson’un Frankissstein kitabını okurken, kendimi sürekli Mary Shelley’nin hayal gücünün gölgesinde buldum. Kitap, açıkça Shelley'nin Frankenstein’ına bir saygı duruşu niteliğinde – ama aynı zamanda onun modern bir yeniden yazımı, daha doğrusu bir kırılması gibi. Fikir heyecan verici: Shelley’nin yaratığı 21. yüzyılda yapay zekâ, transhümanizm ve cinsiyet tartışmaları üzerinden yeniden canlanıyor. Ama ne yazık ki, kitap bu büyük fikirlerin altında zaman zaman eziliyor.
Kitap iki farklı zaman diliminde ilerliyor. Bir yanda 1800’lerin başında Mary Shelley’yi birebir kendisi olarak görüyoruz, diğer yanda ise günümüzde yaşayan Dr. Ry Shelley – bir trans doktor – ve yapay zekâ takıntılı Victor Stein arasında geçenler. Bu yapının kendisi bence çok yaratıcı ama uygulamada biraz dağınık kalmış. Özellikle geçmiş kısımlar çok daha güçlü ve atmosferik; Mary’nin sesi gerçek, duygusal ve şiirsel. Ancak günümüz bölümlerinde, karakterler bazen neredeyse bir fikir konuşuyormuş gibi – derinlemesine işlenmiş birer insan değil de, düşünsel argümanların taşıyıcısıymış gibi hissettiriyor.
Winterson, Mary Shelley’nin Frankenstein’ındaki yaratma ve Tanrı'yı oynama temalarını günümüz teknolojisiyle harmanlayarak çok zeki bir iş yapıyor. Ancak kimi zaman bu referanslar fazla belirgin ya da didaktik geliyor. Evet, orijinal esere hayranlığını hissedebiliyoruz ama bazen bu hayranlık, anlatının önüne geçiyor. Özellikle Victor Stein karakteri, Shelley’nin Victor Frankenstein’ının modern bir yansıması olmasına rağmen, çok daha karikatürize duruyor. Neredeyse bir parodi gibi.
Kitabın en güçlü yanı, trans kimliği üzerinden varoluşu, bedeni ve kimliği yeniden düşünmemize olanak tanıması. Dr. Ry Shelley karakteri bence hem derinlikli hem de gerçek. Ancak Ry’ın sürekli nesneleştirilmesi, diğer karakterler tarafından teorik bir “varlık problemi”ne indirgenmesi beni rahatsız etti. Winterson belki de bunu eleştirmek için yapıyor, ama bu noktada metin yer yer empatisini kaybediyor gibi geldi bana.
Evet, kitap yer yer yoğun fikirlerle örülü, zaman zaman metnin içinde kaybolduğumu hissettiğim oldu. Ama bu bile bir nevi bilinçli bir tercih gibi geldi bana; çünkü Winterson yalnızca bir hikâye anlatmıyor, aynı zamanda bir tartışma açıyor. İnsan nedir, zihin bedeni aşabilir mi, aşk yalnızca bir forma mı bağlıdır? Bunların hepsi metnin içinde sessizce yankılanıyor.
Frankissstein, yalnızca bir yeniden yazım değil. Mary Shelley’nin asırlık hayal gücüne selam dururken, aynı zamanda onun açtığı kapıdan geçip geleceğin karanlık dehlizlerine bakıyor. Okurken düşündüren, zaman zaman sarsan ama her şeyden önce derin bir edebi tat bırakan bir roman. Shelley’nin yarattığı canavarın yankısı hâlâ kulağımızda; Winterson’un sesi ise bu yankıya yeni bir tını katıyor.