Varoluşun tarihsellikten ayrılamayacağını acımasızca yüzümüze çarpan, “yanlış yaşamın doğru yaşanamayacağı” gerçeğine dayanan uzunca ve sade bir sayıklama. Modern zamanlarda bireysel ilerleme anlatısının kırılganlığını ve aldatıcılığını bu denli sarsıcı bir açıklıkla ortaya koyan başka bir kitap okumadım.
Richard Yates'in 'Özel Bir Yazgı' romanı İkinci Dünya Savaşı sırasında geçiyor. Yetersizlik sorunu olan genç bir asker olan Bobby Prentice’in hayal kırıklıklarından ibaret büyüme sürecini ve annesi Alice’in bitmek bilmez başarı özlemini anlatan bu roman, Amerikan rüyasının sıradan insan üzerindeki yıkıcı etkisini ve anne-oğul ilişkisindeki karşılıklı bağımlılığın yarattığı trajik sonuçları işlerken kişisel ve toplumsal başarısızlığı, çok kuru ve rahatsız edici bir gerçekçilikle okura serimliyor. Romanın anlatımı bazen o kadar rahatsız edici oluyor ki akla Freud’un “kültürel hoşnutsuzluk” teşhisini getiriyor. Yaygın huzursuzluk romandaki her sayfaya sinmiştir ve adeta bir sis gibi yayılıp çökmeye devam eder. Yates’in dili de, ölçülü, abartısız ve neredeyse klinik bir soğukkanlılıktan ibaret olan bu dil, bu yabancılaşmayı pekiştirir. Bobby Prentice’in "hiçbir niteliği olmayan" bir erkek olarak sayfaların sahnesine çıkışı, Batı bireycilik anlatısının kahraman merkezli ilerleme mitine radikal bir tersyüz edimidir. Aristoteles’in erdemli yurttaşına değil, Hannah Arendt’in “çalışan hayvanına” (animal laborans) indirgenen 'Robert', savaşta bile nasıl davranacağını bilemez, hatta doğru düzgün asker yürüyüşü yapamaz bile. Bobby'nin çocukluktan erken yetişkinliğine kadar tanığı olduğumuz hayatında, modern öznenin “eyleme yetkinlik” mitiyle alay edercesine işlevsizlikler yüzeye çıkar. Bobby’nin bu işlevsizliği, aslında Amerikan rüyasının merkezine yerleşmiş olan performans fetişini apaçık ifşa eder; başarıya ve kahramanlığa dair tüm mitolojileri anlamsızlaştırır. Onun savaştaki sözde “olgunlaşması,” Amerikan edebiyatının geleneksel Bildungsroman çizgisini sekteye uğratır. Çünkü Bobby, deneyimden bilgelik devşiren bir genç değil, maruz kalmanın ve utancın içinde giderek daha da küçülen ve edilgenleşen bir figürandır.
Roman, Claude Lévi-Strauss’un tanımladığı biçimiyle “mitin çözülüşünü” temsil eder: Artık hiçbir anlatı kurtuluş vaat etmiyordur. Ya yarat ya da yıkıl baskısıyla -belki bu bir modern mit olabilir- anne-oğul o evden bu eve taşınarak kendi büyük hikayelerini bulmaya çalışırlar. Fakat bu taşınmalarda ve yeni evlerde ne yaratım vardır ne de yıkım—yalnızca sürekli bir erime, silikleşme ve çöküş vardır. Agamben’in “potansiyel ama asla eyleme geçmeyen varlık” tanımına fazlasıyla uyan Özel Bir Yazgı'ya bir de beklenti hali eklenir. Bu bekleyiş varoluşu ortak bir ızdıraba dönüştürür.
Bununla birlikte, Yates’in sıradanlık tasviri, sıradanın aslında ne kadar politik olduğunu ve sistematik biçimde üretildiğini deşifre eder; toplumsal başarısızlık burada bireysel seçimlerin değil, yapısal boşlukların doğal sonucudur. Örneğin, Bobby’nin savaşta yaşadığı çaresizlik ve korku, kişisel bir yetersizlikten çok, genç bir erkeğin eğitimden ve rehberlikten yoksun bırakıldığı, askerî bürokrasinin anlamsızlığı içinde kaybolduğu bir sistemin ürünüdür. Alice’in sanatsal başarısızlığıysa, kapitalist toplumun kadına biçtiği rollere ve ekonomik bağımlılığa mahkûm edilmesinin somut bir yansımasıdır; onun umutları ve hayalleri, toplumsal cinsiyet normlarının ve ekonomik gerçekliklerin duvarına çarparak paramparça olmuştur. En nihayetinde Alice’in görme biçimleri, oğlunun içsel korkularıyla asla kesişemez; aralarındaki hastalıklı iletişim de simgesel boşluklardan ibarettir.
Alice’in ve Bobby’nin yalıtılmışlığı, neoliberal özne tipolojisinin doğmamış bir versiyonu olarak, taşıması gereken anlamı taşıyamayan bir beden metaforuna dönüşür. “Özgürlük” kavramı kendi karşıtına evrilimiştir ve kaçınılmaz teslimiyet çoktan üretilmiştir.
Hiçbir niteliğe sahip olmayan ve aranan niteliğin bekleme yükünü taşımaya zorlanan bireyin kolektif travmatik tiplemesi olan 'Robert,' Benjamin’in “tarihin en küçük parçasında bile kurtuluş parıltısı vardır” düşüncesiyle tezat oluşturmaktadır çünkü Amerika'nın hiçbir banliyösünde ve hiçbir stüdyo dairesinde hiçbir kurtuluş yoktur, yalnızca süreklilik içinde çözülen bir özneler kaosu vardır. Çoğu zaman toplumsal zeminin ve kişisel bütünlüğün parçalanmasıyla ortaya çıkan bu çözülme, varlık üzerinde denetim iddiasını yitirmiş bir homo sacer figürünü ortaya çıkarır. Yates, Lukács’ın burjuva romanındaki “bütünlük yitimi” kavramını anımsatır biçimde, toplumsal gerçeklik ile bireysel bilinç arasında onarılamaz bir kopukluk yaratır.
Amerikan edebiyatında sıklıkla idealleştirilen “kahramanlık” ve “kendini gerçekleştirme” anlatılarını sistematik biçimde çökerten ve kasvetli bir deneyim alanı sunan Özel Bir Yazgı, en nihayetinde bir ‘ya/ya da’ krizine işaret eder: Ne ana ne de oğul kendi varlıklarının temel sorumluluğunu üstlenmeye cesaret edebilmiştir.