·320 syf.····Okunma: 19 Temmuz 2025 01:05 gece yarısı kütüphanesi çok sevdiğim ve beni aşırı düşündüren bir kitaptır. ona güvenerek yazarın diğer kitaplarını da okuma yoluna çıktım. ilk durağım burası oldu ve zamanı durdurmanın yolları da beni oldukça düşünmeye teşvik etti.
özetini yapmayacağım, o arka kapaktan da anlaşılabilir zaten. bende hissettirdiklerine odaklanmak istiyorum. bazen -hayata dair çok hevesli olduğum nadir anlarda, lol- hayallerimi düşününce ömür bunlar için çok kısaymış, imkan yokmuş, yetişemeyecekmişim gibi hissediyorum. aynı tom’un yıllar önce scott fitzgerald ile yaptığı sohbet gibi :) ve bu beni kamçılamaktan çok üzerimde yıldırıcı bir etki bırakıyor, isteklerimi gözümde anlamsızlaştırıyor. hiç istemediği kadar uzun yaşamış 439 yaşındaki bir adamın hayatını okumak ise bu düşüncelerimi revize etmeme sebep oldu.
genel olarak kaçmayı ilke edinmiş bana, yeni başlangıçlar hep nefes kaynağı gibi gelir. ara ara yok olmadan hayatımı idame ettirebileceğimi düşünmem. buradaki her yeni başlangıç, karmaşadan arkanı dönüp uzaklaşma imkanı bana çok hafif hissettirdi. istediğin tüm kimliklere bürünebilirsin, her konuda iyi olabilirsin çünkü buna zamanın var :) kimseyle derin bağ kurmuyorsun, kimsenin hayatın üzerinde bir söz hakkı yok, harekete geçecekken kimseyi düşünmek zorunda değilsin daha ne olabilirrr? tüm bu düşüncelerime sanırım şu satırlar cevap verdi:
“Gemilerin sonunda durmaları gerekir. Bir rıhtıma, limana, bilinen ya da bilinmeyen bir varış yerine ulaşmaları gerekir. Yoksa gemi olmalarının ne anlamı kalır?”
“Zaman böyle bir şey, değil mi? Aynı kalmıyor. Bazı günler, bazı yıllar bomboş. Hiçbir anlamları yok. Dalgasız deniz gibiler. Derken bir yıl hatta bir gün, bir öğleden sonra yaşıyorsun. İçinde her şey var. Bir ömre bedel oluyor.”
kısacası ne kadar kendi başımıza mutlu ve yeterli de olsak olağanüstü deneyimler yaşadığımızda bile onu paylaşacak eş dost ailemiz, bize ev hissettiren birileri yoksa sanırım yaşamamızın bir anlamı olmuyor. bazen bazı insanlar sana hayatı yaşamaya değer kılıyor. artık hayatında olmasalar bile onları yeterince iyi hatırlıyorsan uzun zaman önce sönmüş yıldızların parıltısının, bilinmeyen sulardaki gemilere rehberlik edişi misali sana yol göstermeye devam ediyorlar… insan yaşadıkça zorlaşıyor: anıları yakalamak -gelip geçen kısacık anları- geçmiş ya da geleceğin dışında bir yerde yaşayabilmek. sahiden burada olmak… belki okuyanlar arasında olanlar vardır ama benim “anageria” hastalığım yok :) her şeye vakit ayıramam, her konuda iyi olamam, her kimliğe bürünemem. belki de şuanki kimliğimde onların dile sakız “100 yıl önceydi” diye çok kolaymışçasına bahsettikleri yılların çeyreğine bile sahip değilim. kısıtlı vaktim var. ve yaşadığımı hissetmek istiyorum. bakıldığında bana ait bir yaşam olduğu belli olsun ve birilerinde iz bıraksın istiyorum sanırım.
“ıstırap çekmekten korkan kişi zaten korktuğu şeyden mustariptir.” ~ Montaigne
özet benim için bu sözdü diyebilirim aslında. kendimi o kadar çok kapatmışım ki… “Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.” çok alakasız olarak oğuz ataycımı kattım, selamlarımı gönderiyorum burdan. kısacası bu satırlara dönüşmek istemiyorum. montaigne’in sözü tokat gibi çarptı. bir anda beni değiştirecek akut bir etki yaratacağını düşünmüyorum tabi ama içimde bir yerlerde hep tutacağım: tom’un 439 yılın sadece 32 yılı yaşadığını hissetmesini, hayatının bir anlamı olmasını. bu kitap bana belki de sayılı son aile tatillerimden birinde eşlik etti :) 19. yaşımda bazı kavramlara verdiğim değeri tekrar gözden geçirmemi sağladı ve sanki her anımı sonmuş gibi beynime kazıyarak yaşamaya çalışıyorum. çünkü “zamanı durdurmanın ancak hükmünden kurtulmakla mümkün olabileceğini anlıyorum. artık ne geçmişimde boğuluyor ne de geleceğimden korkuyorum. nasıl korkabilirim? gelecek sensin.” teşekkür ederim hayatıma dokunduğun için <3