Sakamichi no Apollon’un ilk cildini okurken bana sürekli Banana Fish 1 hissiyatı verdi nedense. Aslında konular arasında hiçbir benzerlik olmamasına rağmen belki de resimleri ve duygusal tonu nedeniyle bu şekilde hissettim.
Hikâyenin merkezinde Kaoru adında, içine kapanık, klasik müzikten keyif alan bir lise öğrencisi var. Babasının denizci olması ve onunla ilgilenemiyor olması sebebiyle sürekli olarak yeni bir okula ve yaşama adapte olmaya çalışırken karşısına Sentarou çıkıyor: kurallara pek aldırış etmeyen, asi ama samimi bir çocuk. Bu ikili aralarındaki ilişkinin nasıl gelişeceğini sorgulamaya fırsat bile vermeden caz müziği sayesinde çok kuvvetli bir bağa sahip oluyorlar.
Bu ilk ciltte beni en çok etkileyen şeylerden biri, karakterlerin yavaş yavaş iç dünyalarını açmalarıydı. Herkesin bir hikâyesi var ve yazar bunları hemen önümüze sermiyor, dozunda ve merak uyandırarak ilerletiyor. Bu da devamını okumamız için bizi heveslendiriyor aslında. Karakterlerin kimlik arayışları, aile dinamikleri ve ilk defa aşık olmalarına tanık olurken onların arkadaşlıklarının gelişimini de inişli çıkışlı bir şekilde okuyoruz.
Kısacası, Sakamichi no Apollon’un ilk cildi benim için oldukça keyifliydi. Eğer müzik sayesinde insanlar arasında bir bağ kurabileceğinize inanıyorsanız, bu mangaya bir şans verebilirsiniz.