Yazarın okuduğum ilk kitabıydı, belki de o yüzden bilmiyorum, ben çok beğenmedim açıkçası. Ölüm ile alakalı batılı bakış açısı bizim kültürümüze pek hitap etmiyor bence. Fazla fiziki ve yaşayan insanlar üzerinden anlatılmış, haklı tarafları yok değil var ama ölüm daha katmanlı bir olgu bence. Hikayelerde geçen miras kavgaları, maddi imkansızlıklar, ölüme üzülenler ve dahi pek de üzülmeyenler, bunlar çok gerçekçi ve sahi. Ama ölüm sadece bundan ibaret değil, sürekli bir öcü gibi bizi kovalamıyor. Bir kez gelecek bu hayatta, dolayısıyla hem onu kadar fiziki hem de onun kadar metafiziksel bir şey daha yok. Hem aşkın hem de içkin... Hem beden hem de ruhla ilgili... Dolayısıyla bir noktaya odaklanmak hem hakikatin ıskalanmasına sebep oluyor, hem de hayatı mütemadi bir kaçma oyunu haline getiriyor. Ölüm daha çok ölen insanla alakalıdır, kalanlarla ikincil bir ilişkisi vardır. Bundan nasihat alanlar olur almayanlar olur ve hayat bir şekilde devam eder.
Ahmet Hamdi Tanpınar Beş şehir kitabında şöyle söylüyor: "Şark için "ölümün sırrına sahiptir" derler. Fakat Şark milletleri içinde dahi ona bizim kadar hususi bir çehre veren, her türlü lâubalilikten sakınmakla beraber, onu ehlileştiren, başka millet pek yoktur." Bir batılı ve Fransız olan Zola'nın sırrı bilmediğini düşünüyorum.
Son olarak da Türk şiirinde zirvenin sahiplerinden Yunus Emre'nin dediği gibi;
"Ten fânîdür cân ölmez çün gitdi girü gelmez
Ölürise ten ölür cânlar ölesi degül"