Danimarkalı iktisatçı Esther Boserup’a göre, insanlar sabanı hevesle değil, mecburiyetten eline aldı. Çünkü tarım, avcılık-toplayıcılıkla kıyaslandığında daha fazla çalışmayı ve daha az keyif almayı gerektiriyordu. Avlanacak hayvan kalmadığında, toplayacak meyve bitince, aç kalmamak için saban tarlasına mecburen girildi. Cennetten kovulma hikâyesi de belki bu tarımsal angaryaya atıf yapan bir metafordu; çünkü insanlar toprağı işlerken sadece çamura değil, kaderlerine de saplanmış gibiydi. Tarım devrimi kabaca bir fırsattan çok, çevresel zorlamaların sonucunda doğmuş bir mecburiyetti.
Tarıma geçişle birlikte evcilleştirilmiş hayvanların beyinleri zamanla küçülmüş; özgür ruhlu atalarına göre daha uysal olmuşlardı. Koyun, köpek, hatta gökkuşağı alabalığı bile evcilleşmenin etkisiyle kafa hacminden feragat etmişti. Beyin küçüldükçe kafa karışıklığı da azalmış olabilir ama bu evrimsel indirim, zihin açısından pek kârlı olmamış. Nitekim evcilleşen hayvanların beyinlerinde küçülmeye ve daha pasif bir doğaya yönelme ve reflekslerinden feragatlar ortaya çıkmıştır. Bu küçülmenin en çok limbik sistem denilen, korku, öfke ve tepki mekanizmasını yöneten bölgede görüldüğü fark edilmiş. Hayvan daha az korkar, daha az kaçar hale gelince, sahibinin de gözü arkada kalmaz olmuştur haliyle. Doğal tepkiler körelince hayvanlar kalabalık ahır hayatına daha kolay uyum sağlamıştır. Böylece evcilleştirilen hayvanların duygusal tepkilerinin körelmesi, onlara insanların dünyasında yaşama izni vermiştir.
Hayvanlar kümelenip dar alanlara tıkılınca haliyle bulaşıcı hastalıklar ortaya çıkmıştır. Koyunlar arasında artrit, domuzlarda diş eti hastalığı, genel olarak da bir dolu patolojik durum görülmüş. Nitekim hayvanlarda evcilleştirmenin bedeli, sağlık sorunları, hastalıklar ve yüksek ölüm oranları oldu.
İnsanlar için de durum farklı değildi. Yerleşik hayata geçen Homo sapiens, evi hayvanlarla paylaştıkça kendi vücudu ve davranışları da değişime uğradı. Bilinçli ya da bilinçsiz biçimde kendini evcilleştiren insan, kendi kafesinin marangozuna dönüşmek zorunda kalmıştır.
Bir araya sıkışmış yaşam biçimi sadece insanlar için değil, hayvanlar ve mikroplar için de bereketli bir tarla sundu. Salgınlar, parazitler, yeni hastalıklar bu ortak mikro iklimde yayılıp çoğaldı. Yerleşik hayata geçiş, insanları ve hayvanları aynı ortamda toplayarak bulaşıcı hastalıkların patlamasına neden oldu.
Bu yeni yaşam tarzı insan bedenine de damgasını vurdu. Kemikler küçüldü, dişler zayıfladı, kadınlar anemiye boğuldu. Tahıla dayalı beslenme, nicelik olarak bolluk getirse de nitelik olarak zayıflık getirmişti. Avcı-toplayıcıların iri ve sağlam yapısına kıyasla, yerleşik insanlar daha kırılgan bir bedene sahipti. Helen Leach, bu değişimlerin ortak bir evcilleştirme sendromunun parçası olabileceğini öne sürüyor. İnsanların boyunun kısalması, yüzlerinin daralması, çenelerinin küçülmesi, hatta dişlerinin körelmesi... Tüm bunlar, sadece tahılla değil, paylaşılan “ev çevresiyle” de açıklanabilirdi. Ama en zor fark edilen değişim, davranışsal olanlardı. İnsanlar, evcilleştirilen hayvanlar gibi duygusal ve tepkisel olarak da körleşmiş olabilirlerdi.
Mezopotamya’da devletler kurulmadan çok önce tarım ve hayvancılık hâkimdi. Ancak bu durum kendi içinde bir soruya kapı açıyor: Neden görece daha az zahmetli avcı-toplayıcılığı bırakıp yorucu, emek-yoğun çiftçiliğe geçildi? Ebu Hureyra’daki arkeolojik veriler gösteriyor ki, avcı-toplayıcılar bolluk içindeydi ve eğer "zorla" değilseler, toprağı sürmeye neden razı oldular? Bu geçişin açıklaması olarak, Genç Dryas döneminde yaşanan ani iklim soğuması öne sürülüyor. Doğal kaynakların azalması ve diğer topluluklarla çatışma riski, hareket kabiliyetini sınırlayıp insanları sabit bir yerde kalmaya ve tarıma yönelmeye zorlamış olabilir. Yani mevsimsel bereket bir anda çölleşmeye dönünce, insanlık mecburen sabit düzene geçmek zorunda kalmış olabilir, yani tarıma geçiş iklimsel ve sosyal baskılarla ortaya çıkan mecburi bir adaptasyondur.
Yazılı kaynakların devreye girmesiyle birlikte, hastalıkların tarihteki rolü daha net görülebilir hale geliyor. Gılgamış Destanı bile, salgınların toplumlar üzerinde bıraktığı yıkıcı etkiyi betimliyor. Mezopotamyalılar bu belaya karşı dualar, biblolar, tanrısal müdahaleler ve tılsımlarla savaş vermişler. Ölüm, görünürde tanrısal bir öfkenin sonucu olarak yorumlanıyordu, salgın hastalıklar, tanrısal cezalarla özdeşleştirilerek toplumsal korkunun merkezindeydi.
Tabii ne kadar COVID-19 dönemine benzer bilinmez ama karantina uygulamaları, hastalıklı bireyleri evlerine kapatma, şüpheli eşyaların yakılması gibi tedbirler alınıyordu. Gezginler, askerler, hatta eşyalar bile birer hastalık taşıyıcısı olarak görülüyordu. Tıpkı bugünkü karantina protokolleri gibi uygulamalar vardı ama kutsal kitaplarda değil, çamur tabletlerde kayıtlıydı. Kalabalık yaşamla bulaşıcı hastalıklar arasındaki bağlantı antik dönemde bile seziliyordu. Avcı-toplayıcılar, büyük yerleşimlerden uzak durarak bu riski azaltmışlardı. Dağınık yaşam, hem özgürlük hem sağlık demekti. Şehirleşmenin bedeli ise birlikte hasta olmak, birlikte ölmekti. Salgınlardan korunmanın yolu uzun süre boyunca, bilinçli veya büyük ihtimal sezgisel olarak, dağınık ve küçük ölçekli topluluklar halinde yaşamaktı.
Bilindiği gibi modern hastalıkların çoğu da şehirleşme ve tarımla birlikte ortaya çıkmıştır. Kolera, kızamık, grip, çiçek gibi mikroplar, insanların topluca yaşaması sayesinde hızla yayılmıştır. Avcı-toplayıcıların da hastalıkları vardı ama onlar genellikle daha yavaş bulaşan, daha az tehlikeli hastalıklardı. Neolitik salgınların eksiksiz bir portresi için hayvanları da işin içine katmak şart. Tarım devrimi sadece insanları değil; evcil hayvanları da kalabalıklaştırdı. Domuzdan köpeğe kadar birçok tür, birbirine ve insana hastalık taşıdı. Zoonotik hastalıkların çoğu işte bu hayvan-insan temasının bir ürünüydü. Yani çiftlik, sadece tahıl değil, mikropların da bereketle serpildiği bir ekosistemdi.
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi ilk çiftçilerin kemikleri, avcı-toplayıcılara göre daha kısa, daha kırılgan ve daha yoksundu. Tarıma geçenler daha az çeşitli, daha az besleyici gıdayla yetinmek zorundaydılar. Oysa avcı-toplayıcılar dört mevsim boyunca envai çeşit gıdaya erişeniliyordu. Ebu Hureyra’da sadece bir döneme ait 192 bitki türü bulunmuştur. Tarım toplumlarının kadınları özellikle demir eksikliğine dayalı yetersiz beslenmeden etkilenmiştir. Avcı-toplayıcı kadınlar omega yağ asitleri açısından zengin beslenirken, tarımla birlikte gelen tahıl diyeti bu faydalı yağları ve demiri ya hiç içermedi ya da emilimini engelledi. Regl yoluyla demir kaybı yaşayan kadınlar bu değişimden en ağır şekilde etkilenmiş, bu da kemiklerde iz bırakmıştır.
----
James'e göre eğer medeniyetin asıl kahramanı devletse ve bu kahraman ev, tarla, şehir ve sulama sistemleriyle özdeşleşmişse, tarih kitaplarında ciddi bir senaryo hatası var demektir. Çünkü bu konforlar Mezopotamya’da devletten çok önce vardı. Aslında işler tersten yürümüş: İlkel devlet dediğimiz yapı, hazır bulduğu buğday yığınlarını ve insan gücünü organize edip üstüne çökmüş. Yani "devlet" önce başkasının sofrasına konuk olmuş, sonra da başköşeye oturmuş. Nitekim yazara göre devlet, uygarlığın kurucusu değil; hazır olan tarım ve insan kaynaklarını denetleyip sömüren geç gelen bir misafir olmuştur.
Peki karşımıza ilk çıktığında devleti nasıl tanıyacağız? Küçük köyler ve yerleşimler bir devlet değildir ama eğer yönetim yapısı vergi topluyorsa, memurları varsa ve kararları birileri adına alıyorsa, işte orada devletin gölgesi belirmiştir. Weber’in tanımı da eksik kalıyor çünkü devlet, sadece şiddet tekeli değil, aynı zamanda mutfakta, tarlada ve tapınakta da iş bölümü yapmaktır. Devlet, bir anda beliren bir mekanizma değildir; vergi, bürokrasi ve karmaşık iş bölümüyle yavaş yavaş biçim kazanan bir sosyal organizmadır.
Nissen’in kuraklık temelli senaryosununa burada bakabiliriz: Su kıtlığı insanları sulak alanlara mahkûm etti, göçü zorlaştırdı ve toplayıcılığı bitirdi. Nehir kenarlarına sıkışan bu insanlar, farkında olmadan şehirleşmeye giden yolu döşedi. Devlet, daha ortaya çıkmadan önce, kuraklık onun işini kolaylaştırdı: Kalabalığı ve tahılı bir araya topladı, yani çadırını kuracağı alanı hazırladı. Yani iklim krizleri, devletten önce insanların yerleşip tahıl stokladığı alanlar yaratarak onun doğuşunu mümkün kılmıştır.
İlk devletler tarıma dayalıydı ama kendileri doğrudan üretmiyordu. Katip, asker, rahip ve asilzadeler gibi "masa başı" çalışanları besleyebilmek için halktan alınan ürün fazlasına muhtaçlardı. Ama bu verginin işlenip toplanması için halkın erişilebilir bir alanda yaşaması gerekiyordu. Devlet için ideal ortam: Bol tahıl, yoğun nüfus, sınırlı alan. Devlet, vergi haritasını çizeceği bir düzen ister. Ve bu düzen, verimli topraklar sayesinde mümkün olabilirdi. Ayrıca devletin yükseldiği topraklar tesadüfi değildi; alüvyonlu ve löslü zeminler, yani nehirlerin hediyesi olan verimli araziler en uygun zemini sundu. Özellikle Mezopotamya’daki Dicle ve Fırat gibi su kaynakları, bereketli ovalar yaratarak nüfusun bu alanlara yığılmasını sağladı. Tıpkı Mısır’da Nil’in yaptığı gibi. Düz, kolay işlenen ve bol suya sahip topraklar olmadan devletin kökü filizlenemezdi.
Gılgamış’ın dev bir ormanı geçip sedirden sal yapması mitolojik bir an olabilir ama devletin doğuşu açısından epey anlamlı. Çünkü salın aktığı su, ulaşımda devrim demekti. Devletin sevdiği şey ise zaten düşük sürtünmeydi: Düz ova, nehir ve haliyle kolay nakliye. Engebeli yerlerde devlet zor yürür; düzlükte ise hızla yayılır. İbn Haldun bunu fark etmişti: Dağlar devlete geçit vermez.
Burada yazının ortaya çıkışı da devletle eşzamanlıdır ve bu pek de şaşırtıcı değil. Devletin en büyük tutkusu kayıt tutmaktı çünkü el koymak için önce kimde ne olduğunu bilmesi gerekti. O yüzden yazı önce mitolojiyi değil, muhasebeyi doğurdu. İlk tabletlerde epik şiir yoktu, tahıl, işgücü ve savaş esirlerinin listeleri vardı. Devletin kalemi vardı ama şiir yazmak için değil, vergi almak içindi. Yazı, devleti kuran romantik bir icat değil; yönetim, envanter ve vergi kaydı gibi pratik ihtiyaçların zorunlu sonucudur.