Batı kültür ve medeniyetine kaynaklık eden ve hem pagan kültürün, hem Hiristiyanlığın temel dinamiklerinde etkisi olan kadim bir kültür.
M.Ö. 2500’lerden bu yana etkisi devam eden bu mitoloji Roma imparatorluğu aracılığı ile devam ederek günümüzün bilgi, teknoloji, uzay çağında da varlığını devam ettirmiştir.
Gerek felsefi gelişime, gerek teolojik bilgi gelişimine, gerek edebî çalışmalara kaynaklık eden mitsel dünyanın bu tarafında, insanları hayata bağlayan ve dünyayı algılama ve anlama biçimini yansıtan ve etkileyen bu mitleri anlamadan galiba bu günkü Batı’yı anlamamıza imkan yok.
Mitolojileri dinlerin kökü olarak kabul etmek doğru gibi duruyor. Tanrı, tanrı, tanrıça, yarı tanrılar, insan tanrılar, tanrılaşan insanlar, insanlaşan tanrılar, kin güden tanrılar, insanlarla savaşan tanrılar, insanları yenen tanrılar, insanlara yenilen tanrılar...
Hayal edilmesi güç, olağanüstü bir tahayyül alanı.
Sebep sonuç ilişkilerinin tanrısal kararlardan(kader) insani çabaya evrildiği bir dönem.
Tedbirin takdire galip gelebildiği bir dünya.( Doğuda her zaman tersi tahayyül edilmiştir:Tedbir takdire mani olamaz. )
Yaşadığımız bu zaman ve toplumda, tek tanrılı inançlara bağlanmanın kültürel bir bilinç tabakası haline geldiği bu toplumda bize tuhaf gelen düşünce ve davranış biçimleri bunlar.
Ama içinde yaşadığımız bu zamanı, mekanı, toplumu da bu daireye katarak dairenin dışına çıkıp önyargısız gözlem yaptığımızda bizim de o insanlardan farklı olmadığımız sonucuna ulaşabiliriz belki de.
Önemli olan bildiklerimizden vazgeçip geri çekilmek ve bildiğimizi sandığımız ve saydığımız tüm bilgi alanlarımızı şüpheyle gözden geçirerek onlar hakkında bir karar vermektir.
Bu noktada geçmişi değerlendirmek ve mitleri anlamak, bu günü ve geleceği de anlamamızı , daha iyi anlamamızı sağlayacaktır.
Batı’yı anlamak için mitolojisini öncelikle anlamak lazım.
Mutlaka okunması gereken kitaplardan.
Kitab tanıtım bülteninde şöyle anlatılmış:
Dünya üzerinde hayat başladıktan milyonlarca sene sonra, varlıkların en güzeli, en şereflisi, en mükemmeli olan insan yaratıldı. İnsanlar yeryüzünde görülüp ve düşünmeye ve hayal kurmaya başladıkları zamanlarda kâinatı ve kendilerini yaratan tanrıyı aramışlardır.
Esasen insan yaradılışı itibariyle yaradanı aramak fıtratında halkedilmiştir. Henüz ilmin ışık tutamadığı ve tarihin kaydedemediği, mazinin o karanlık devirlerinde insan, Tanrısını bazen güneşte, bazen yıldızda, bazen denizde, bazen ateşte aramış ve kendi aklınca bulmuş sanarak temsilî heykelini yapmış, mabedini inşa etmiş ve ona tapmıştır.
Şu bir gerçek olaydır ki, mağaralarda yaşayan en iptidai insandan, atom devrinin en mütekâmil insanına gelinceye kadar “insanlık” hiçbir zaman Tanrısız kalmamış ve Tanrısız yaşamamıştır. Tanrıya inanmadığını sandığı, daha doğrusu Tanrısını inkâr ettiği zamanlarda bile, insan, sadece Tanrısını değiştirmiştir, yani bir inancı bırakmış, başka bir inanca sarılmıştır. Dün inandığını bugün inkâr ederken, zavallı, bir mabetten yeni bir mabede girdiğinin farkına varmamış, inkârın da bir iman olduğunu anlayamamıştır.
Eski Yunanlıların inandıkları tanrı, tanrıça ve kahramanların hayat ve maceralarından bahseden Mitoloji'yi okurken, insanoğlunun, kendini yaratan Tanrısını, arama ve bulma hususunda yüzyıllar boyunca ne hayaller kurduğunu, ne gayretler sarfettiğini göreceğiz.