Orijinal metin: dusuncedokuma.substack.com/p/fahrenheit-45...
321 - Ah şu 50’lerin beyaz yakaları… Ya da 20’lerin mi demeliydim? 2 bin 20’lerin…
Bir klasik hakkında ‘şöyle demiş, böyle demek istemiş, şunu kastetmiş’ minvalinde ahkam kesmek bir yandan o kadar doğru ve özgün gelmese de bir yandan klasikleri dahi öyle herkesin okumadığını göz önünde bulunduruyor, herkes okumuş olsa bile bana neyin ne kadar geçtiğinden bahsetmekte bir beis görmüyor ve bu paragraftan sonrası bol alıntı içerecek biçimde girizgahı sonlandırıyorum.
Kitabı okumaya 2 farklı e-kitap versiyonundan başlamayı deneyip nihayetinde kütüphanede duran üçüncü ve basılı versiyonunda karar kılınca hem Neil Geiman’ın 2013’te yazdığı sunuşunu, hem de Ray Bradbury’nin kendi önsözünü okuyabilmiş olmak yanıma kâr kaldı. Kitap adeta kendi kendini doğurmuş, resmen “beni yaz” demiş Bradbury’ye; benzer temalarda birkaç öykü yazdıktan sonra.
Guy Montag’ın bir itfaiyeci olduğunu, lakin o günün dünyasında ‘sakıncalı’ eserleri yakmak suretiyle ortadan kaldırmanın ana görevi olan bir itfaiyeci olduğunu sanırım herkes biliyordur. Bu örnek vatandaş zaman içinde işin monotonluğundan darlanmış olacak ki düşünmeye, kendi kendine sorular sormaya, sorgulamaya başlıyor. Bu durum da bizim Montag’ın örnek vatandaşlığına zeval getiriyor. Sonrası curcuna, hengâme, kaos, kıyamet.
“ sf. 51
- İnsanlar hiçbir şeyden bahsetmiyor.
+ Bir şeylerden bahsediyorlardır mutlaka.
- Genellikle bir sürü araba veya giysi markası ya da yüzme havuzu firması sayıp, ne güzel diyorlar. Ama hepsi aynı şeyleri söylüyor ve kimse kimseden farklı bir şey söylemiyor.
”
Ah şu beyaz yakalılar sözünü bu kısma istinaden söyledim. Tanıdık geldi mi tüketim toplumunun yılmaz neferleri?
“ sf. 81
Bir şeyin nasıl değil neden yapıldığını öğrenmek istiyordu. Bu utandırıcı olabilir. Birçok şey hakkında ‘Neden’ diye sorarsan ve bunu sürdürürsen, sonunda epey mutsuz olabilirsin.
…
Bir insanın siyasi açıdan mutsuz olmasını istemiyorsan, bir meseleyi iki farklı açıdan sunma ki kaygılara kapılmasın; tek bir açıdan sun. Daha da iyisi, hiçbir açıdan sunma.
İnsanlara en popüler şarkıların sözlerini, eyalet başkanlarının isimlerini veya Iowa’da geçen sene ne kadar mısır yetiştiğini hatırlayarak kazanacakları yarışmalar vereceksin. Onları yanmaz verilerle dolduracaksın, ‘gerçekleri’ boğazına tıkıştıracaksın, öyle ki kendilerini tıka basa doymuş ama onca veri sayesinde kesinlikle ‘zeki’ hissedecekler. O zaman düşündükleri hissine kapılırlar… hareket etmedikleri halde hareket ediyormuş gibi hissederler. Ve mutlu olurlar, çünkü o türden gerçekler değişmez. Onlara bir şeyleri yorumlamaları için felsefe veya sosyoloji gibi kaygan zeminli şeyler vermeyeceksin. O yol melankoliye çıkar.
”
Apolitik hayatında huzura kavuşman dileğiyle küçük adam.
“ sf. 104
- Mutlu olmamız için gerekli her şeye sahibiz, ama mutlu değiliz. Bir şey eksik. Etrafa bakındım. Ortadan kaybolduğunu kesinlikle bildiğim tek şey, on-on iki yıldır yaktığım kitaplardı. Bu yüzden, kitapların faydası olabilir diye düşündüm.
+ Sen iflah olmaz bir romantiksin.
…
İhtiyacın olan şey kitaplar değil, bir zamanlar kitaplarda olan şeylerin bir kısmı.
…
Kitaplar unutmaktan korktuğumuz bir sürü şeyi sakladığımız kapların bir türüydü yalnızca. Hiç sihirli bir tarafları yok. Sihir sadece kitapların söylediklerinde, evrenin parçalarını nasıl dikerek bizim için giysi haline getirebildiklerinde…
Üç şey eksik:
- Nitelik
- Serbest zaman (düşünme, hazmetme)
- Bu ikisinin etkileşiminden öğrendiklerimizde temellenen eylemlerde bulunma hakkımız.
”
Serbest zamanda “düşünmedikçe”, sana verileni izleyip, dinleyip, “kaydırıp” tek gerçek olan eğlencenin ortasına dalıp kendini yitirdikçe tam da onların olmanı istediği kişi oluyorsun. Aferin sana.
“ sf. 181
Dizeler ezberlemiş birkaç zırdeli onlara zarar veremez… bunu onlar da biliyor, biz de; herkes biliyor. Nüfusun çoğu Magna Carta’dan ve Anayasa’dan alıntılar yaparak gezinmediği sürece sorun yok.
”
Kitapların sakıncalı görülmesi ve ortadan kaldırılması neticesinde bir grup ‘zırdeli’, delice bir çözüm geliştirmiş: günümüzün ‘ayaklı kütüphane’ konsepti. Herkes bir kitap oluyor. Kimisi Çehov, kimisi Dostoyevski, kimisi kutsal kitaplar, Toplum Sözleşmesi… Eh, zihinlerini de yakamazlar ya. Hatta ‘falanca kitaptan farklı şehirlerde yeterince kopyamız var, sen filanca olursun’ diye görev paylaşımı bile yapıyor bu deliler. Delilik işte.
“ sf. 184
Herkes ölünde ardında bir şeyler bırakmalı, derdi dedem. Bir çocuk, bir kitap, bir tablo, inşa edilmiş bir ev veya duvar, yapılmış bir çift ayakkabı. Veya ekilmiş bir bahçe. Elinin bir şekilde dokunduğu bir şey, öldüğünde ruhunun gideceği bir yer olsun diye; böylece insanlar ektiğin o ağaca veya çiçeğe baktığında, sen orada olursun. Ne olduğu önemli değil, dokununca onu değiştirdiğin, ve ellerini çektiğinde sana benzeyeceği bir şeye dönüştürdüğün sürece, derdi.
”
İşte böyle. Sonsöz bölümünde Harold Bloom diyor ki Bradbury Ekran Çağı’nın kitapları bitireceğini 50 sene öncesinden görecek kadar öngörü sahibiydi. Ve o bunu 2008’de, yalnızca televizyonlar yaygınken ve bilgisayarlar yaygınlaşmaktayken söylüyor. O bir de TikTok çağını görmeliydi. Sonsözden kendime ders de çıkardım. Yine diyor ki Shakespeare ve çağdaşlarını okuyamıyorsanız hafızanızı yitirirsiniz, hatırlayamazsınız da düşünemezsiniz. Bu yapay zeka furyasında bir şeyleri cihazlara kaydedebildikçe, cihazları “düşündürtebildikçe” kendi hafızamın günden güne zayıfladığını fark ediyorum. “Orada kayıtlı işte”. Evet. Ama zihnimde değil. O kayıtlar arasındaki bağlantıları kuracak ve halkaları bir zincir haline getirecek yerde değil.
Kitabı okumadan önce Tatbikat Sahnesi’ndeki oyunu seyretmiştim. Oyunu önden seyretmiş olmak o kadar da kötü bir fikir değilmiş. Hatta okudukça oyunun ne kadar başarılı bir aktarımla sahnelendiğini sevinerek fark ettim. Sonlara doğru biraz hikayeden ayrışma oldu sanki hatırladığım kadarıyla ama tiyatroya öylesi daha çok yakışmış, öylesi bugüne daha “uygun” bir bitiriş olmuş. Yoksa 60 yıl önce yazılmış olan kitaptaki gibi “bombalar patladı ve hayatta kalanlar bu distopyadan kurtulma umuduyla yeni bir güne uyanıp umut dolu bir yolculuğa çıktı” biçiminde bir son bugün bakıldığında klişe olarak algılanabilirdi. Zira bugün ne yazık ki biliyoruz ki distopyalardan öyle şak diye kurtulmak mümkün olmuyor ve yine görüyoruz ki yarınlar o kadar da aydınlık değil… Diye düşünsem ve zaman zaman kara cehaletin bilinçsiz ve seme mutluluğuna imrensem de bu Bradbury gibi adamlar yattıkları yerden, zamanın ötesinden bana bir mesaj ulaştırıyor, “yine” bir laf ediyorlar ve sonra yine duramıyorum, raftan bir yenisini daha alıyor, kapağını açıyor ve o öteki dünyaya giriş yapıyorum. Bunu yapmaktan ne onlar vazgeçiyor, ne de ben. “Belki bir gün” diye diye çevriliyor sayfalar. Reva mı bu?