·256 syf.····Okunma: 28 Temmuz 2025 03:24 Ian McEwan’ın Benim Gibi Makineler adlı romanı, teknolojinin yalnızca hayatlarımızı değil, duygularımızı ve ahlaki pusulamızı da nasıl yeniden şekillendirebileceğini sorgulayan çarpıcı bir kurgu. Roman, alternatif bir 1980’ler İngiltere’sinde geçiyor; fakat bu 80’ler bizim bildiğimizden çok farklı. Atom bombası hiç atılmamış, Alan Turing hayatta kalmış ve yapay zekâda çığır açmış bir kahraman olarak yaşamına devam etmiş. Bu tek değişiklik, kelebek etkisiyle tüm tarihi dönüştürmüş.
İşte bu dünyada yaşayan Charles Friend, annesinden kalan mirasla, sınırlı sayıda üretilen ilk insansı robotlardan biri olan Âdem’i satın alır. Âdem, yalnızca fiziksel olarak değil; duygusal ve entelektüel açıdan da bir insana benzeyen sentetik bir varlıktır. Charlie, karşı dairesinde yaşayan ve âşık olduğu Miranda ile birlikte Âdem’in kişilik parametrelerini belirlemeye karar verir. Ancak başta zekâsı ve uyumluluğuyla etkileyen bu varlık, zamanla kendi ahlaki ilkelerini geliştirerek bu üçlüyü zor sorular ve derin yüzleşmelerle baş başa bırakır.
McEwan, burada yalnızca “yapay zekâ aşkı mümkün mü?” gibi klasik bir soruyla yetinmiyor; şiir, vicdan, etik ve tarih arasında ustalıkla geziniyor. Âdem, yalnızca bir yazılım değil; Shakespeare’e hayranlık duyan, binlerce haiku yazan, insanlığın felsefi mirasını analiz eden bir “varlık”tır. Bu yönüyle, romanın en dokunaklı ve düşündürücü tarafı olan “makine de şiir yazabilir mi?” sorusu, belki de “makine de hissedebilir mi?” sorusuyla birleşiyor.
Tüm bu anlatının içinde McEwan, toplumsal eleştiriden de geri durmuyor. Suudi Arabistan’daki alıcılara satılan Havva’lara yapılan kısa ama çarpıcı gönderme, teknolojinin ticarileşme rotasında en kırılgan noktalarımıza nasıl temas edebileceğini gösteriyor. İronik ama gerçekçi bu detay, toplumların yüzleşmekten kaçtığı bastırılmış arzulara da göz kırpıyor.
Charles, başlangıçta Âdem’i bir yatırım aracı gibi görürken, zamanla onun varlığı karşısında hem maddi hem manevi olarak altüst oluyor. Bu da romanın temel çatışmalarından birini oluşturuyor: İnsan, kendi yarattığı şeye duygusal olarak ne kadar bağlanabilir? Ve o şey, bir gün ondan daha “insanca” kararlar alırsa ne olur?
Tüm bu sorular arasında, kitap boyunca aşk ve şiir adeta ince bir ip gibi anlatının her yerine dokunuyor. Charlie’nin Âdem’e uzanıp kalbinin ritmini hissettiği o an gibi, romanın birçok sahnesi anlık ama yoğun duygularla örülü. Bu anlar, anlatının soğuk teknolojik yapısını yumuşatarak insani kırılganlıkları ön plana çıkarıyor.
Sonuç olarak, Benim Gibi Makineler, yalnızca yapay zekâ üzerine değil, aynı zamanda kaybedilmiş ihtimaller, bağnazlığın insanlık üzerindeki gölgesi ve şiirin, aşkın, vicdanın ne denli evrensel olduğuna dair bir roman. Alan Turing’in hayatta kaldığı bu alternatif gerçeklikte, McEwan bize şu acı soruyu tekrar tekrar düşündürüyor:
“Eğer insanlık, geçmişte yok ettiği zihinleri yaşatabilseydi, bugün dünya nasıl bir yer olurdu?”
Ve belki daha da çarpıcısı:
“Bugün hâlâ kaç alternatif gelecek, doğmadan boğuluyor?”