Gönderi

Pervane'nin Duası
Gece, zamanın yakarışlara kulak kesildiği o derin saatine ermişti. Ay, göğün sabırlı bir dervişi gibi suskun; yıldızlar ise vecd içinde dönüp duruyordu. Gönlüne aşk düşeli nice zaman olan genç bir derviş, dergâhın kuytusunda, mum ışığına nazar ederken diz çökmüş, ruhundan kopup gelen bir duayla içini dağlıyordu: > “Yâ Rab! Aşkı bana anlatma… Aşkı bana yaşat!” Mum titreyerek cevap verdi. Çünkü o, aşkın lisânını bilen, nice pervânenin yanışına şahit olmuştu. Ve birden, mumun ışığında gölge gibi beliren bir şekil, dervişin karşısına çıktı: Pervâne... Cılız kanatları yanık, gözleri külle örtülmüş bir pervâneydi bu. Ama bir garip huzur vardı hâlinde. Sessizce konuşmaya başladı: > “Ben, aşkı sordum bir zamanlar. Dediler ki: 'Aşk, bir şem‘dir; ona pervâne olmak gerek.' Ben de döndüm, uçtum, yandım… Şimdi ne kanadım var ne bedenim. Ama gönlümde sonsuz bir sükûn var. Çünkü bilirim ki, aşkın mumu etrafında yanmadan pervâne olunmaz.” Derviş, gözlerinden süzülen iki damla yaşla cevap verdi: > “Ey yanışın dili, ey aşkın sırdaşı… Sen yanarak buldun, ben susarak arıyorum. Söyle, bu hâl neyle tamam olur?” Pervâne gülümsedi. > “Aynaya bak. Orada yalnız bir yüz değil, vuslata susamış bir ‘öz’ göreceksin. Şeyh Gâlib ne demişti: 'Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen…' Kendini bilmeden aşk bilinmez. Kendini bilmeden aşk yanmaz…” Gecenin kandili sönmek üzereydi. Pervâne, alevin son kıvılcımıyla birlikte silindi. Derviş, alnını yere koydu. Artık ne soracak bir sözü, ne de arayacak bir cevabı vardı. Çünkü aşk, yanmıştı içinde. Söz susmuştu. Ve o sabah, dergâhın avlusunda bir mum, kül hâlinde bulundu. Yanında, incecik bir kanat izi…
·
1 +1'leme
·
53 Gösterim
Yorumlar
Yorum yapabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir.