Travmatik bir Modern Klasik Denemesi
9/10
·824 syf.··
2025 3. kitabı
·
135 günde okudu
·
Okunma: 23 Temmuz 2025 01:39
“Ağlıyorum çünkü insanları kurtaramazsınız. Onları sadece sevebilirsiniz.” Değersiz Bir Hayat, Hanya Yanagihara’nın 18 ayda yazdığı bir kitap. Ve bunu yer yer fark edebiliyorsunuz. Bu kitaba başlamadan önce hakkında oldukça fazla görüş ve eleştiri gördüm. Anladığım kadarıyla seveni çok seviyordu, sevmeyeni de nefret ediyordu. İki tarafın da buluştuğu yer, okurken hissettikleri yoğun duygulardı. Bunu gözlemlemek beni kitabı okumak için daha da heveslendirdi, çünkü dijital çağda artık sizi bir şeyleri hissetmeyi vaat eden medya sayısı oldukça azaldı. 21. yüzyılın en etkili kitaplarından biri olduğu şüphesiz. Bunu iyi olduğunu düşündüğüm için söylemiyorum, literatür camiasında yarattığı etki gözler önünde. Yayınlanmasının üzerinden neredeyse 10 yıl geçmesine rağmen hala üstünde tartışmaların döndüğü bir kitap yazmak kolay değil. Değersiz Bir Hayat, türünün ilk örneği olmasa da popüler kültürde bu denli yer alabilen sayılı kitaplardan. Travmaya olan yaklaşımı ise filtresiz. Bütün gerçekliğiyle insanların ne kadar iğrençleşebileceğini ve kurbanların bazen bu durumlara karşı bir o kadar da kayıtsız kalmak zorunda olduğunu bize hatırlatıyor. “Bir doktor, acılar içinde kıvranan veya komadaki hastasının ölümü seçme kararına saygı duyabiliyorken; bir psikiyatrist neden aynı inisiyatifi alamıyor?” Bu sözler kitabın yazarı Hanya Yanagihara’ya ait. Kendisi daha önce etkileşimli terapiye bir noktadan sonra inanmadığını, bazı travmaların asla iyileştirilemeyeceğini ve bazı durumlarda yaşamına son vermenin kabul edilebilir bir seçenek olduğunu belirtmiş. Kitabı okurken baş karakter Jude’un bu tanımlamaya ne kadar uygun olduğunu fark ediyorsunuz. Jude hikaye boyunca sürekli acı çekiyor. Daha yeni doğmuş bir bebekken terk ediliyor, yaşadığı manastırda cinsel istismara uğruyor, aynı manastırdan başka bir rahip tarafından kaçırılıp 9 yaşında seks işçiliğine zorlanıyor, bir doktor tarafından kaçırılıp haftalarca işkenceye ve tecavüze maruz kalıyor, bacaklarının fonksiyonelliğini kaybediyor. Buraya kadar yazdıklarım henüz 15 yaşına kadar yaşadıkları ve 60 yaşlarına kadar bunlardan geri kalır şeyler de yaşamıyor. Kitaba dair en büyük eleştirilerden biri de, bir yerden sonra işkence pornosuna dönüyor olduğuna dair. Bu tür şeyleri yaşayan insanlar elbette var ve bu konuda farkındalığın artması çok önemli. Ancak kitaptaki bu sahnelerin detaylılığı, hikayeye kattığı değerin şüpheliliği ve vermek istenen mesajın okuyucuya ulaşılırlığı konusunda ele alındığında bazı eleştirilerin haklılığı yönünde kalıyorum. Jude yaşadığı travmaların etkisi olarak kendini kirli ve iğrenç buluyor. Bu kurbanlarda olan çok normal bir ‘Trauma Response’ (travmaya yanıt sendromu) olsa da biz okuyucu olarak yer yer bunun doğru olduğuna yönlendiriliyoruz. Jude ne zaman bu düşüncesini dile getirse etrafındakiler buna karşıt şeyler söylüyor, ancak kitap bizi Jude’un bakış açısında durup söylenen şeylere şüpheyle yaklaşmamızı sağlıyor. Her ne kadar bu kitap ‘güvenilmez anlatıcı’ perspektifinden olsa da, okuyucunun Jude gibi düşüncelere sahip olduğu bir durumda bu kitabı okumak bir insanın hayatına bile mal olabilir. Çünkü hikaye bize yalnızca tek bir şeyi tekrar ediyor; ‘bazı insanlar iyileşemez’. Kitabın ilk 300 sayfası açılış gibi. Dalmak üzere olduğumuz dünyayı ve karakterleri tanıtmayı amaçlıyor. Jude, Willem, JB ve Malcolm’dan oluşan neredeyse normal gibi duran bir arkadaş grubu. Her birine bir özgün karakter verilmiş ancak hepsinde kendi mesleklerine dair stereotipik özellikler de var. JB bir sanatçı bu yüzden hayatı çok darmadağınık yaşıyor, uyuşturucu kullanıyor ve sanatına malzeme olarak deneyimlerini kullanıyor. Willem bir aktör, ancak bir noktadan sonra oynadığı roller kendi kişiliği ile entegre olmaya başlıyor. Malcolm bir mimar, ve oldukça işinde hırslı. Düzen ve estetiğe verdiği önem birinci önceliği. Jude ise bir avukat. Ancak diğerlerinin aksine Jude, işi söz konusu olunca kişisel ve duygusal yönünü bir tarafa bırakabiliyor. Ofise adım attığında -normalin aksine- ciddi, özgüvenli ve enerjik birisi. Kitabın ilk yarısındaki yan karakterler büyük çoğunlukla önemsiz ve hikayeye doğrudan katkı sağlamıyor. Bu kısımda hatırlamaya değer tek kişi Andy. Jude’un üniversite yıllarında tanıştığı bir doktor ve hayatı boyunca güvendiği sayılı insanlardan biri. Andy Jude’a o kadar değer veriyor ki bir yerden sonra hem hukuk hem etik kurallarını onun uğruna çiğniyor. Hikayede Jude’un istemsizce en çok zarar verdiği iki kişiden biri. Diğeri ise Harold. İlk tanıştıklarında Jude’un hocası, ardından mentoru, ardından ise onu evlat edinen babası. Jude travmaları dolayısıyla Harold’a güvenmekte hikaye boyunca zorluk çekiyor. Onu hem Luke Biradere hem de onu istismar eden diğer yüzlerce yaşlı erkeğe benzetiyor. En baştan beri açıkça belli bir şekilde Jude’un güvendiği tek insan Willem. Öyle ki geçmişini anlattığı ilk kişi de o oluyor zaten. Kuşkusuz Jude’un hayatındaki en önemli karakterin Willem olduğunu söyleyebiliriz. Aralarındaki bağın kesinlikle toksik bir yanı olduğunu düşündüğümü de söylemem gerekir. Jude’un herhangi biriyle veya bir şeyle sağlıklı bir ilişkisi olmasa da bu gözden kaçabiliyor. Jude ne kadar yaralı biri olsa da Willem’ın da kusurlu yanları var. Kronik sadakatsizliği çok büyük bir problem değilmiş gibi yansıtılsa da Jude ile ilişkilerinde bu açığın yer edindiğini görebiliyoruz. Jude’u değiştirmeye olan arzusu ise bir başka ikiyüzlülüğü. Aralarındaki ilişkiyi okurken hiç aşk olarak yorumlamadım, daha çok yaralı kuş hikayesi gibi hissettirdi. Kitapta açıkça söylenmemiş olsa da Willem’in acıma duygusunun bir faktör olduğu şüphesiz. Kadın karakterlerin yokluğunu kitap boyunca hissetmiyorsunuz. Oradalar, ancak hikaye örgüsüne bir etkileri yok. Aklımda kalanlar sadece Julia ve Ana, ki bütün diyaloglarını toplasanız 1 sayfayı geçmiyor. Yazar bunu bilerek mi yaptı bilmiyorum ama evlatlık annesi Julia’nın bu kadar sönük olması büyük bir açık bence. Genel olarak yan karakterlerin çoğunun tek boyutlu olması göze oldukça batıyor. Malcolm önemli bir figür olarak tanıtılsa da öyle derinliğe sahip değil ki bir süre bahsedilmediğinde varlığını unutuyorsunuz. Kitabın bir diğer tartışmalı yanı ise eşcinsel erkekleri resmediş şekli. Neredeyse hepsi sekse düşkün, tutarsız ve dengesiz ilişkiler içinde. Fetişize edildiğini düşünmesem de hepsinde stereotipik özellikler barındırdığını ben de fark ettim. İlginç bir şekilde JB, Jude’dan sonra en ayağı yere basan karakter tanımlamasına sahip. Aldığı her karar karakteriyle uyuşuyor ve hikaye ilerledikçe karakterinin de geliştiğini görebiliyorsunuz. Bir diğer problem ise sürekli tekrarlanan silsileler döngüsü. Jude kötü bir şey yaşıyor, kendini kesiyor, arkadaşları öğreniyor, içine kapanıyor ve ardından bir şekilde sıyrılıyor. Özellikle kendine zarar verdiği sahnelerin yoğunluğu o kadar fazla ki okuma isteğinizi kaçırabiliyor çünkü sonrasında ne olacağını biliyorsunuz. Kitaptan kesilse çok bir fark yaratmayacak yaklaşık 200 sayfa var. Tüm bunlara rağmen kitabı sevdiğimi kabul etmek zorundayım. Okurken ağladım, sinirlendim, kahkaha attım ve şaşkınlık içinde kalakaldım. Her karakterde kendimden bir parçayı gördüm ama en çok da Jude’da. Bazı şeyler vardır ki etrafta birileri varken söylememiz yanlıştır. Jude bu düşüncelerini bizimle paylaşıyor, bize tuhaf bir onaylanma hissi veriyor. Kimse değersiz bir çöp değildir, ancak böyle hissetmek normal ve bazen sadece bunu dile getirmek isteriz. Toplum algısı kurban suçlayıcı iken, bizim de zaman zaman kendimizi suçlu hissetmemiz oldukça normal. Bu doğru bir kanı olmasa da tabulaştırılmaması gereken bir konu. Jude her kendine zarar verdiğinde ben de kendime verdiğim anlamsız zararları düşünüp durdum. Ona durmasını söylemek kolaydı, öyleyse neden kendime durmamı söyleyemiyordum? Jude her ‘seni seviyorum’ lafını duyduğunda bunun gerçekliğinden şüphe duyarken hissettiğim bezginlik neden aynısını ben yaptığımda ortaya çıkmıyordu? Sonra Jude’un da bu çelişkilerden geçtiğini gördüm. O bunu kabullenmiş bir şekilde doğmamıştı, o bunu kabullenmeye zorlanmıştı. Daha küçük bir çocukken başlayan trajediler onu bu hale getirmişti. Tıpkı bizim gibi. Jude ölene kadar bu düşüncesini değiştirmeye çalıştı, ne yazık ki başarılı olup olmadığını asla bilemeyeceğiz. Ölümünü Harold’ın ağzından dinlememizin trajik bir yanı da bu. Jude’un son anlarında neler düşündüğünü, iç huzura ulaşıp ulaşmadığı hep bir muamma olarak kalacak. Hanya Yanagihara’ya katılıyorum; ne kadar uğraşırsak uğraşalım iyileşmeyecek travmalar var. Ancak katılmadığım konu ise insan iradesinin beyni tarafından hapsedileceği. Biz bireyler olarak kapasitemizin çok üstüne çıkabilecek potansiyele sahibiz. Kitabın başlarında sorsanız Jude’un 60 yaşına kadar yaşayacağına asla ihtimal vermezdim. Ruhu olan her canlı gibi biz de yaşam hakkı bahşedilen, ve hiçbir kaide altında olmadan onu sürdürme özgürlüğüne sahibiz. Kitabı okurken çok pesimist bir yere doğru gittiğimi hissettim. Yine eski bunalımlarıma geri dönmekten endişelendim. Bitirdikten sonra ise tek bir kanıya vardım; hayat ne olursa olsun yaşamaya değer. Buna ister klişe diyin, ister aşırı optimist diyin. Bu, birlikte yaşamayı tercih ettiğiniz bir düşünce biçimi. Birçok insan bu hikayeyi sadece depresif yanlarından ele alsa da ben pozitif kısımlarını da görmeyi seçiyorum. Jude anne ve baba sevgisi gördü, değer verdiği arkadaşlarıyla neredeyse 40 yıl geçirdi, sevdiği adamla kısa da olsa bir hayat kurdu. İnsanlara yardım etti ve pişmanlığını geride bırakarak bu hayata veda etti. Buradan çıkarılması gereken bir ders olduğu kesin. Buraya kadar okuduysanız teşekkür ederim…
1000Kitap
Değersiz Bir HayatHanya Yanagihara · Doğan Kitap · 20245,6bin okunma
·
143 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.