Aras… Bir hikayenin dili. Tertemizliğe, dokunulmamışlığa, yapay olmayana yer veren, o şekilde devam eden bir obanın asi nehri. Hikaye konar göçer bir topluluğun özü ile ilgili tatlı bir fısıldayış bırakıyor kulaklarda. Saray, annesiz kalışın ardından bütün annesizlere kucak açan koca bir yürek; Aydın, nasıl sevilirin dil bulmuş gerçeği… Duman ölü balıkların, İpek ise ördüğü kilimlerin dilinden bize dünyadaki gerçek kaygılarımızdan bahsediyor. Ve Alma ninesinden dinlediği türkünün ardına takılıp bir nefes almak için çizilen yapay dünyayı seyretmek yerine yaratılışının gerçeğine doğru yola çıkıyor ve kitapta bolca yer verilen İpek’ten duyduğumuz bu haykırışa bizzat karşılaştırmalı tanık oluyor. Alma’nın kendi hikayesini aktardığı bölüm; dışarıda hayat keşmekeşinde savrulan tüm insanlığın gerçekliğini bize aktarırken, insanlık; o kalabalık, sesli, yapay dünyada kendine yer edinme savaşındayken Alma’nın dilinden dökülenler unutulmamalıdır diyorum:
“Her son kez, düşündüğümüzden daha kısa sürede geliyor. Son gülümseme, son kucaklaşma, son manzara, son iyi his. Ne zaman son kez olacağını asla bilemiyorsun. Nedeni her zaman ölüm veya ayrılık değildir, bazen sadece acımasız parmaklarıyla her şeyi ezen zamanın zalim elidir.”
Ağır kitapların ardından dingin bir dünyaya yolculuk etmek, dinlenmek ve kendini doğanın kucağındaymış gibi hissetmek isteyen herkesin okuyabileceği bir kitap. Okunmalı mı ? Tüm kalbimle, kesinlikle…