Jamaica Kincaid’in Lucy romanı, genç bir kadının kendini ve kadınlığını keşfetme yolculuğunu, annesiyle olan karmaşık ilişkisi üzerinden anlatır. Lucy, annesinden nefret ettiğini sanır; uzaklara gidip bağımsız bir hayat yaşamak ister. Ona verilen isimden, bakıcılık yapmak için gönderilmesinden, hatta annesinin kendi hayatına yetememesinden dolayı öfke duyar. Oysa bu öfkenin kökünde, bastırılmış ve çok güçlü bir sevgi vardır.
Biz kadınlar çoğu zaman annelerimizden farklı olmak isteriz; onları yetersiz bulur, bize istediklerimizi veremediklerini düşünür ve kızarız. Fakat büyüdükçe fark ederiz ki, annemize duyduğumuz öfkenin nedeni aslında onun kendisine yeterince değer vermemesi ve bu durumun bizde yarattığı acıdır. Lucy de annesine kızarken, aslında ona sıkı sıkıya bağlıdır. Onun gibi olmak istemez, ama bilinçsizce onun hayatını kendi içinde taşır.
Lucy, yeni ülkesinde bağımsızlık, cinsellik ve özgürlük arayışı içindedir; ancak tüm bu deneyimler bir yanıyla bastırılmış duygularını susturma çabasıdır. Defterine yazdığı “Birini sevgimden ölecek kadar çok sevebilmeyi isterdim” cümlesi, aslında annesine duyduğu ama sakladığı sevginin dışa vurumudur. Lucy’nin hikâyesi, kendini yeniden doğururken annesini de içinde yeniden doğurmasının hikâyesidir.