İstasyondan kalkan ilk trenle yola çıkan Bünyamin şöyle betimliyor doğuyu:
“Karla sıvanmış köylerin, yıkık bahçe duvarlarının, sarı muşamba ile örtülmüş uçuk damların, taşranın dertli cinleriyle çarpılmış evlerin, dizine kadar beyaza ve çamura batık kara yüzlü adamların, gözlerinde ölüm akan kuzuların, patlak pabuçlarının üstünde tepinip kahkahalar atarak trene orta parmak yapan çocukların, boyası dökülmüş camilerin, iskeleti çıkmış ağaçların, soğuğu kardeş bilip çalışan ırgatların, kahvehanelerde kendini bekleyen işsizlerin, nizamiye önünde nöbetini içinden bine kadar sayarak dolduran erlerin, uykusunu sırtına alıp daireye giden memurların, bulutlarla konuşan yüce dağların, eteklerde unutulmuş sürülerin önünden geçtik.”
Oralarda bir ayını geçirmiş birini bu gerçek gözlemleriyle zaten ilk sayfalardan tavlıyor yazar. Daha sonra karakterin varoluş sıkıntılarıyla ve Besti ninenin sırlarla dolu samimiyetiyle bağlıyor bizi kitaba. Derken hikaye hikayeyi doğuruyor ve Gülbadem’le tanışıyoruz.
Kaan Murat Yanık yine konuşturmuş kalemini. <3
Fakat büyülü gerçeklik de olsa bazı satırları biraz aşırı buldum. Yer yer de hikayenin uzatıldığını düşündüm. Eğer kitabı satır aralarını açmadan okursanız çok beğeneceğinizi düşünüyorum. Ki zaten kitaptaki büyü sarar sizi. Keyifli okumalar :)