8/10
·232 syf.··
2025 17. kitabı
·
11 günde okudu
·
Okunma: 09 Ağustos 2025 19:50
Bu inceleme metni, umarsız ve ivecen devinimlerle yazılmıştır güneşli bir pazar öğle sonrasında. Enerji, ancak doğru yere harcandığında iç huzuru verir. Geride tatlı bir yorgunluk bıraktığı söylenen eylemler de hep bunlardır. Onun eserini anlatmaya onun üslubuyla girişmesem içim rahat etmezdi doğrusu:) Canan Tan'ın kalemi, hiç kuşkusuz benim için gerçek bir konfor alanı; yalnız şuraya dikkat: En rahatsız edicisinden. Hikayeler gözümün önünden müthiş akıcılığıyla perde perde geçerken daima diken üstünde, tetikte bekletiyor. Bu kez hangi hüzünle atak yapacak, hangi halı altına süpürülmüş hisle yüz yüze getirecek beni, tam olarak hangi sözcükte buracak yüreğimi bu kez, diye diye kitap boyu yaşanmışlardan yaşanamamışlara sürüklendim durdum. Ne mutlu ki yol üzerinde buluşup yıllar sonra yeniden iki çay içimlik sohbeti paylaştığımız tanıdık simalar vardı:) (Yarısını oluşturan, daha evvelki yapıtlarında okuduğum öyküleri kastediyorum) memnuniyetle vakit geçirdim her biriyle, üstelik bazılarına karşı ilk rast gelişimizde tatmadığım özel bir yakınlık duyarak... Eh, başlayalım madem bitirdiğimiz uzunlu kısalı metinlerden bizde farklı bir yer edinmişlerini didik didik etmeye. "Bukle" ve "Söylenmemiş Şarkılar"daki dostluk ya da arkadaşlık adı altında örtülerek karakterlerin senelerini heba eden platonik aşk teması, "Önce Sen Vardın", "Bukle" ve "Söylenmemiş Şarkılar"daki gibi âşık olunmadan yapılan evliliklerin yanı sıra pek tabii "Ateş Külden Daha Soğuk"ta gösterilen misali hayat arkadaşına delicesine tutkun olanlar, "Enginde Yavaş Yavaş"ta eskilerine dokunulmaması, onlardan kopmamak için direnen, kızına "Ben ölünce ne yaparsan yaparsın!" diye çıkışarak adeta çırpınan Lütfiye Hanım'a tezat "Ateş Külden Daha Soğuk"un "Biliyorum, gücünüz olsa, seçilmiş bir ölümü değer bilmez, hoyrat ellerde varlığınızı sürdürmeye yeğelerdiniz. Tasalanmayın dostlarım, yardım edeceğim size" deyip anılarını bizzat kendi eliyle gömen isimsiz kahramanı... Neler yok ki? İçerik dolu dolu. Enginde Yavaş Yavaş: Gerek arka planında işleyen puslu, bir plaktan yükselen cızırtılı ve dokunaklı ut ezgileri bezeli nostaljik atmosferi, gerek her tümcesinde yankılanan geçmişin ayak sesleriyle öyle nahif, öyle sıcak ama yürek sızlatan bir öykü ki. "Ben yaşlanınca, çocuklarıma bunları asla yapmayacağım, diye geçirdi içinden. Kendi çektiklerini asla yaşatmayacaktı onlara..." Derinden soluklanma, az biraz da düşünme payı ayırmalı bitimine. Bukle: Hayal kırıklığı anlatısı aslına bakılırsa. Değişen onca şeye inat ilk günkü tazeliğini koruyan duygularının muhatabının da içten içe zamana kafa tutmak suretiyle aynı kaldığına inanan bir adamın, yıllarca gizliden gizliye büyüttüğü düşlerinin gerçekle kesişince tuzla buz oluvermesi. Keşke bu karşılaşma daha önce yaşansaydı da daha erken son bulsaydı bu ümit, şeklinde düşünmeden edemedim ne yalan söyleyeyim. Ve, üç sene sonrasında bugünkü bakış açımla, Özden'e antipati de duymadım. Gıpta ettim aksine. Düzenini kurmuş, kendi yolunda emin adımlarla ilerleyen, doğru ya da yanlış savunduğu fikirleri olan -kültürüne bi' miktar yabancılaşmış ama olur o kadar- güçlü bir karakter; ayrıca eski dostlarına da sadık, diğer ikisi oturdukları yerden ne dersin bizi tanıyıp yanımıza gelir mi minvalinde takılırken onları ilk gördüğü an tebessüm edişi, yanlarına uğrayışı, samimi tavırlarıyla dönmüyorlarsa şayet görüşme teklif edişi yeter de artar. "Anlayacağın, kuşlar kadar özgürüm." Acaba şu cümleyi ağız dolusu kurabilmek hayatımın herhangi bir döneminde nasip olacak mı bana?.. Sızı: 2022'de hüngür hüngür ağlatmıştı, bugün neticede değişiklik saptanmadı, kuvvetle muhtemel 2035'te de saptanmayacak. Sanıyorum, kabuk bağlamayan tek yara aile acısı da ondan... *Önemli not: İlk fırsatta haside yapıp yemek yahut tahin helvası almak şart oldu. Ateş Külden Daha Soğuk: Ben bunu vaktiyle okumuştum okumasına da kavrayabilmiş miydim tartışılır. Ağırlığını algılayabilmiş miydim ya da? Meçhul. Şimdiyse inanılmaz sarsıcı buluyorum, başından sonuna çarpıcı. "Garipti; anıların sahipleriyle yaşadığını, onların yitmesiyle kendi işlevlerini de yitiriverdiklerini yeni yeni anlıyordum. Haksızlıktı bu! Yadsınamaz, ama isyan da edilemez bir haksızlık..." Kadın, şöyle tarif ediyordu o geceki çaresizliğini: "Üşüyordum! Şöminenin çıtırtılı, yoğun ateşinde can bulan sıcak hava dalgası, kaskatı kesilmiş bedenime hiç uğramadan, şöyle bir yalayıp geçiyordu. İçimde ağır ağır gezinen sert rüzgarın acımasız ayazını tüm hücrelerimde duyuyordum. (...) Şarap tortusunu çağrıştıran minik gül topunun, güçlükle açtığım parmaklarımın arasından kayarak yalımlarla kucaklaşmasını izlerken; içimde daha önce hiç tanımadığım, buz gibi bir boşluğun oluştuğunu hissettim. Boşluğun göbeğinden dalga dalga yayılan yabansı soğukluk, teklifsizce her yanımı sarmaktaydı. Üşüyordum! Garip, öncekilerden çok farklı bir üşümeydi bu. Bedenime egemen olan ayaz, ateşin bağrından kopuyordu sanki. Adım adım ivmelenen, şiddetli bir titreme nöbetine doğru hızla sürükleniyordum." Ve şu birkaç cümle göz kırpıyordu satırların arasından bana: "Ateş beni yaktıkça daha çok soğuyorum/Ben ateşi körükledikçe buz gibi donuyorum!" Görüldüğü üzere durumlar bambaşka, duygularsa ortak. Babamı Bana Geri Ver (İkinci Kadınlar): Adı anılmayan, her senaryoda aynı kaderi paylaşan, hükmen mağlup, kaybetmeye mahkum kadınlar üstüne... Bir Tatlı Tebessümün...: İlgimi öykünün kendisinden ziyade, yakaladığım küçük nüans çekti. Yazarın olayda belirleyici öğe olarak seçtiği şarkıyı (Ben Gamlı Hazan Sense Bahar) açıp yorumlarında gezindiğimde parçanın olası bir öğretmen-öğrenci ilişkisinin önüne geçmek adına aracı yapıldığı, kahramanları müphem bir söylentiyi okuyor buluverdim kendimi. Canan Tan'ın da kaleme alırken bu tevatürden esinlenme ihtimali zihnime yerleşmedi değil. Sen Her Şeysin: Bir, "İki kişilikken teke düştüm hayatta/Ama duble söyledim rakımı masama inatla" öyküsü. Daha doğru bir deyişle, sevdiğini toprağa gömerken orada bıraktığının yalnız bedeni olduğunu, beraberliklerini onun ruhunu bedenine katarak doludizgin sürdürdüğünü söyleyen gerçek bir âşığın masalı. "Bir bedende iki kişi, diyebilirsiniz. İki kişilik soluk alıyorum ben. İki kişilik yiyip içiyor, iki kişilik gezip eğleniyorum. İkimizin ortak beğenisine hitap eden kitapları okuyor, bu oyunu bile o seviyor diye oynuyorum. Sözün özü, iki kişi yaşıyor bende. (...) Pek sık gitmem mezarlığa, gerek duymam. Yitirdiğim bir şey yok ki! Ne arasam, içimde. Ama bugün gideceğim. (...) Döndükten sonra da Sevgililer Günü kutlamamız var. İki kişilik soframızda şaraplarımızı yudumlayacağız." Dönecekler: Bazı ana-babalar kabullenemiyor evlatlarının yaş aldıklarını, düzenlerini kurar kurmaz herkesin kendi derdine düşeceğini... Sayıklayıp duruyor: "Dönecekler" diye. Usulcacık soruyor sonrasında da: "Sizce dönerler mi?" Veda: Son yolculuğuna uğurlanan kadının cenaze törenini, kendi cümlelerinden dinliyoruz. Acı, saf bir gerçeklikle yüzleştiriyor okuyanı. "Ardından da, cenaze törenleri riyakârlığın, ikiyüzlülüğün kol gezdiği yerlerdir, demişti bana. Ölen kişinin yükünü üzerinden atıp, günlük yaşama dönmenin sabırsızlığı içindedir herkes. (...) Tabutum eller üzerinde yükseliyor. (...) Cenaze arabasına yerleştiriyorlar beni. Gözyaşları artıyor galiba... Gidenin kimliğini düşünmeyip, bir gün onun yerinde kendisinin uğurlanacağını düşünen herkes, cömertçe akıtıyor gözyaşlarını. Kendileri için, bana ağlıyorlar." Realistlikte zirveye oynar bu ifadeler!.. Nereden Sevdim O Zalim Kadını: İnsanın sevdi mi kapıldığı karşı konulmaz sahiplenme duygusunu, kıskançlığın gücünü iletme hususunda iyi iş çıkaran bir öyküydü. Ama Suzan... Yok mu o Suzan! Uçarısın, özgürlüğüne düşkünsün, herhangi bir olguya bağlı/bağımlı olmayı reddediyorsun iyi hoş da karaktersizliğinin üzerini kapamıyor bütün bunlar... Yine öfkelendim bak. Benzemez Kimse Sana: Ömrünün son demlerinde, yaşama tutunmak için adeta bir "can suyu"na kavuşmuş Raşit Bey'in peşinde inatla koşturduğu saadet. Fazlasıyla sürükleyici, müthiş keyifliydi. Nereye varacak bu serüven, diye sora sora süratle çevirdim sayfaları. Olaylar hayal ettiğince bitmese de, arzuladıkların içinonun gibi çabalayacaksın şu hayatta, demeden edemiyorum, hem de durması gereken yerde frene basmayı becerememesine rağmen. Hiç değilse "Keşke" yerine, "Denedim olmadı" diyebilmek adına. Namusumu Temizledim: --Ya bir gün size bir şey olursa? --İlla çıkacak nasibin, evlenip yuvanı kuracaksın. --Peki ya düzgün biri değilse kısmetim? --Öyle olmasın diye dua edeceksin, bırak Allah'a, şeklinde bir diyalog geçmişti annemle aramızda. Neden? Başka seçenek yok. Kitaptan alıntı yapmaya lüzum olmuyor bazı durumlarda, üstü çizilmelik satırlar pek uzağa yazılmadığından. Her kadın birbirinin aynısı kopya hayatlar yaşasın, birine zeval gelince hemen öteki sahibine nakledilsin, onu dışarıdaki kötülüklerden korumakla yükümlü sahip kendisinden koruyamasın... Ne yazık ki bir yerlerde halen dur denilmedi bu utanç döngüsüne. Körocak: "Paylaşamıyorlar seni!, diye arkalarından gülüyor Şehriban. En paylaşılmayacak şeyi paylaşıyorlar ama, diyorum, kocayı!" Fuzuli izahata ihtiyaç yok sanıyorum. Korkularım Kırbaçtır Bana: "Özgün" diye nitelemişim zamanında kendisini. Şimdiyse önüne birkaç sıfat daha eklemeyi gerekli görüyorum: Güçlü, vurucu, dilsel gerçekliği yakalamayı başarabilmiş (Bu noktada Füsun Akatlı'yı anmamak olmaz, ışıklar içinde uyusun) ve korkuların en büyüğünü, kişide mevcudiyetini ilan ettiği saniyeden itibaren başka hiçbirine göz açtırmayan ölüm korkusunu, iyi aktarann... "Yazın yapıtının yansıttığı gerçeklik, dilsel bir gerçekliktir; ya da şöyle söyleyelim: Yazın yapıtının "gerçekliği" yazınsal ve dolayısıyla kuşku götürmez bir biçimde dilsel bir gerçekliktir. Bu da bir "kurmaca"nın, bir "yapıntı"nın, isterseniz bir "uydurma"nın, yazınsallığın onsuz olunmaz temelini oluşturduğunu söylemek demek oluyor. Roman olsun, Öykü olsun anlatı, "yaşamdaki gibi"yi dile geçirir dediğimizde hemen ardından; "Evet yaşamdaki, ama gibi!" diye bıkmadan yinelemeliyiz." (Öykülerde Dünyalar, eserinden) Dokuz Parça: Bayıldım. Şahane bir kapanış öyküsüydü, apayrı bir yere yerleşti bende. Çok şey söylemeyeyim, hikaye kendi kendini şu pasajlarla anlatsın, noktayı böylece koymuş bulunayım. "Dokuz parça oldum seni doğurana kadar. Dağlar taşlar inledi feryatlarımla. Sonunda, doğa doğa sen doğdun. ''Kız'' dediler. O incecik tiz ses hâlâ kulaklarımda: Kız! Onca eziyete değseydi bari! Şöyle ağzımı doldura doldura, oğlum oldu!, diyebilseydim." "Direnmişim demek! Çıkmak istememişim. Önceden sorsalardı, büyük olasılıkla oraya girmek de istemezdim." "Ebe de üzülmüştür, kız doğurttuğuna..." "Üzülmez mi? Kahroldu zavallıcık. Bütün gece uğraşmış didinmiş. Avuç dolusu müjdelik beklerken... Kız bahşişiyle oğlan bahşişi bir olur mu hiç?" "Bir bardak çay: Dokuz yudum. Bir tabak kremalı bisküvi: Dokuz tane. Anamın her parçasına bir yudum çay, bir bisküvi hesabıyla... Dokuz kez gidip geliyorum mutfağa. Dokuz kez çitiliyorum el bezini. Masanın muşamba örtüsünü tamı tamına dokuz kez siliyorum. Anam dokuz parça olmuş beni doğururken. Her parçasından ayrı bir ben doğmuşum. Onun gibi paramparçayım ben de... Onun gibi, bir türlü bütünlenemiyorum. Ekmek somununu dokuz dilime bölüyorum. Lokmalarımı dokuz kez çiğnemeden yutamıyorum. Bir bardak suyu dokuz yudumda içiyorum. Öfkelenince, dokuza kadar sayıyorum içimden... Öldüğümde, büyük olasılıkla, dokuz ayrı mezara gömecekler beni. Ya da aynı mezarda, dokuz ayrı bölüme yayacaklar bedenimi... Anam dokuz parça olmuş beni doğururken... Ben dokuzlara karışmışım, çok mu?"
Önce Sen VardınCanan Tan · Doğan Kitap · 2021637 okunma
·
256 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.